18 Şubat 2014 Salı
1002 Gece Masalları / Yiğit Değer Bengi
Merhaba güzel insanlar.
Uzunca bir zamanın ardından Tembel Temur tekrar karşınızda.
Bu yazımda Metis Yayınları’ndan 2005 yılında çıkmış 1002 Gece Masalları isimli kitaptan bahsedeceğim.
240 sayfalık kitabımız aslında bir seçki. Yiğit Değer Bengi tarafından hazırlanmış bir fantastik öyküler derlemesi.
Kitabın adı kadar kapağı da oldukça cezbetmişti beni. Çünkü çocukluk dönemimden beri karikatür dergilerini takip eden biri olarak Kenan Yarar’ın çizimlerine hayranım. Hâliyle içimi gıdıklayan bu kitabın kapağında Kenan Yarar’ın çizgilerini görünce alıp okuma şevkim iyice arttı.
Kitabımızın başında Bülent Somay’ın “Sunuş” yazısıyla karşılaşıyoruz. “Fantazi Edebiyatı” ve “Fantastik" kavramını öyle güzel açıklamış ki üstad, diyecek bir şey bulamadım. Meğer iki kavramı ne kadar da birbirine karıştırıyor muşum! Bununla da kalmıyor, Fantazi Edebiyatı’nın tarihini özetle de olsa çok güzel anlatıyor sevgili Bülent Somay.
Hemen ardından, kitabımızı derleyip bizlere sunan Yiğit Değer Bengi’nin “Önsöz”ü ‘Merhaba!” diyor okuyucuya. Edebi tür hakkında benim hoşuma giden bir tespitte bulunmuş. Hazır yeri gelmişken sizlerle de paylaşayım:
“Son yıllarda bu alanda birçok eser verilmiş olmasına rağmen Fantastik, Fantazya, Fantastik Kurgu gibi tanımlar hâlâ tam olarak yerini bulmuş değildir. Ama yazarlar şüphesiz ki eser vermek için türünün tanımlanmasını beklemezler, aslında bunun tam tersi doğrudur.
Fantastiğin bir tür olup olmadığı ya da eğer türse sınırlarının ne olduğu ve nasıl sınıflandırılabileceği sorunları eser veren yazarı yalnızca dolaylı olarak ilgilendirmektedir.”
Şimdi “Edebi Tür” hakkında uzun uzun size bir şeyler yazacak değilim. Kaldı ki basit bir “kitap okuyucusu” olarak da kafama göre bir şeyler yazıp zihninizi bulandırmak hakkım da değil. En iyisi kısa keseyim. Önsöz’de Yiğit Değer Bengi fantastik kavramının tanımını, tarihteki gelişimini çok güzel bir şekilde aktarmış.
Anlayacağınız kitabımızın “Sunuş” ve “Önsöz” kısmında oldukça bilgiye doyuyoruz, üstelik sıkılmadan.
Önsöz’e güle güle dedikten sonraki sayfada Ursula K. Le Guin’den bir alıntıyla baş başa kalıyoruz:
“Fantazi elbette hakikidir. Olgulara dayanmaz, ama hakikidir. Çocuklar bilir bunu. Yetişkinler de bilir, zaten çoğu zaman bu yüzden korkar. Fantazideki hakikatin, yaşamaya mecbur edildikleri ve kabullendikleri hayatın sahteliğine, kofluğuna, gereksizliğine, sıradanlığına karşı bir meydan okuma, hatta tehdit oluşturduklarını bilirler. Ejderhalardan korkarlar, çünkü özgürlükten korkarlar.”
Alıntımızın ardından yolculuğumuzun ilk durağında Barış Müstecaplıoğlu’nun “İksir Ustaları” adlı öyküsüyle karşılaşıyoruz. Yazarlardan tek tek bahsetmeyi isterdim; ama yazı gereğinden fazla uzayacak. İyi ki kitabın sonunda yazarlarla ilgili bilgiler bizlerle paylaşılmış. Herneyse “İksir Ustaları” hoşuma gitti okuduğumda. Bu beni fazlasıyla heyecanlandırdı, kitap hakkındaki beklentilerim iyice arttı. Girişte böyle bir öyküyle başlıyorsak yola kimbilir daha neler çıkacaktı karşımıza.
Lâkin Giovanni Scognamillo, benim bu heyecanıma “DUR!” dedi. Ukalâlık etmek istemem ama yazarımızın “Kâbuslar Mağarası” adlı öyküsü bana zoraki yazılmış hissini verdi. Scognamillo gibi bir üstaddan daha iyisini bekliyordum ne yalan söyleyeyim. Olsun…
Üçüncü öykümüz Nazlı Eray’ın kaleminden çıkmış “Harita” isimli öyküydü ki şu an size anlatmaya çalışırken bile dudaklarım hâlâ gülümsemeyle meşgul oluyor. İki arkadaşın bir haritayla cebelleşmelerini zevkle okudum.
Dördüncü öykümüz Kıyamet Âşıkları, sonunu çok belli eden bir öyküydü. Aradaki şiirler de beni etkilemedi açıkçası.
Kadir Aydemir’in yazdığı “Kara Uyku” isimli beşinci öykümüz gerçekten çok güzeldi. Yalnız öykü bittiğinde sanki yarım kalmışlık hissi verdi bana. Kimbilir belki de bana öyle gelmiştir.
“Oyun” isimli altıncı öykümüz Altay Öktem’e ait. Altay Abi, her zamanki gibi kalemini konuşturmuş. Okurken çok büyük zevk aldım. Eğlenceli olduğu kadar etkileyiciydi de…
Yedinci öykümüz “Ellerinizi Arkanızda Tutunuz” ismini taşıyor. Arzu Çur’a ait. Öykünün başındaki betimlemeler oldukça şiirsel ve etkileyiciydi. Bunun yanı sıra öykünün konusu çok ilgi çekici ve eğlenceliydi üstelik. Yazarımızı gerçekten tebrik ettim.
“Helena” isimli sekizinci öykümüzün yazarı Ferhan Ertürk. İlginç bir öykü olduğu kadar doğurgandı. “Nasıl doğurgan Temur?” diye soran arkadaşlara şöyle söyleyeyim. Öyküde zengin bir alt yapı var aslında. Yazı ve kurguyla ilgilenen insanlara yeni ilhamlar verebilecek bir öykü “Helena”.
Dokuzuncu öykümüz, kitabımızı derleyen Yiğit Değer Bengi’ye ait ve “Son Kahraman” ismini taşıyor. Oldukça hüzünlüydü bana göre.
“Ölümsüz Kağan” isimli onuncu öykümüz Gündüz Öğüt’e ait. Ölümsüzlüğü arayan bir Kağan’ın öyküsü öylesine güzel kaleme alınmış ki bir defa okumak yetmez, yetmez, yetmez. İçinden alıntı yapmayı istediğim öykülerden bir tanesi lâkin, bildiğiniz gibi zaten kısa soluklu olan öykülerden alıntı yapıp konuyu iyice gözlerinize sermek istemiyorum. Hoş, bu yüzden öykülerin içeriğinden de bahsetmiyorum; ama siz kızmazsınız bana.
Onuncu öykümüzün ardından bir soluklanma molası veriyoruz Edgar Allan Poe’nin bir alıntısıyla. Şöyle diyor Poe:
“Delilik sandığınız şeyin aslında duyularınızın fazla keskinleşmesinden başka bir şey olmadığını söylemedim mi ben size?”
(Poe, bazan öyle şeyler söylüyor ki, gerçekten kıskandığım oluyor ne yalan söyleyeyim.)
On birinci öykümüz Orhan Duru’nun “Kadınlar” isimli öyküsü. İlk paragrafta “Kadınlar olmasa ekonomi durur.” diyen yazarımıza ait öykü bende soru işaretleri bıraktı. Yarımdı, yani ben öyle algıladım; kimbilir…
Ardından İzzet Yaşar’a ait olan on ikinci öykü “Çalışkan Ruhlar” gerçekten yaratıcı ve etkileyiciydi. Öyküyü okuduktan sonra kitabı bir köşeye koyup, yazarımızı ayakta alkışladım.
On üçüncü Öykü Evren İmre’ye aitti. İsmi Sfenksin Doğuşu. Bir sabah uyandığında harflerini tek tek kaybeden bir adamın öyküsünü anlatıyordu. Bu öykümüze de “ilginç ve etkileyici” olarak not düştüm hâliyle.
Levent Şenyürek’e ait olan “Çiçekler Dondu” isimli on beşinci öykümüz hüzünlüydü, güzeldi, etkiledi beni. Ey aşk!.. Ah! Min’el Aşk…
“Vulgata” isimli on altıncı öykümüz ise Çiler İlhan’a ait. “I’m the ginny in the house (Ben evdeki cinim)” diyerek başlayan öykü de diğerleri kadar ilginçti gerçekten.
On yedinci öykümüz Sadık Yemni’ye ait “Bekleme Odası” isimli öyküydü. Bana oldukça sıkıcı geldi. Bilemiyorum.
Onsekizinci öykümüz “Sınırsız Düşünce Özgürlüğü” ismini taşıyor ve Levent Mete’ye ait. Altını çizdiğim satırlara ve konunun ilgi çekici olmasına rağmen işleniş bana oldukça sıkıcı geldi.
Tam “Acaba kitabın sonlarına doğru ayarlarım mı bozuldu?” diye şaşkın şaşkın düşünürken imdadıma Muammer Yüksel’e ait “Oyundan Çıkmak İster misin?” isimli öykü yetişti. Etkileyici bir öyküydü. Zevkle okudum. Hemen ardından “Sanırım normalim. En azından kendime göre!” diyerek gülümsedim.
Yirminci ve son öykümüz sevgili İhsan Oktay Anar’a ait olan “İnşaat İşçisi Rıfkı’nın Dehşet Verici Akibeti” isimli öyküydü. Okunması gereken öykülerden diyorum
Özetle 1002 Gece Masalları, Fantazi’den hoşlanan okurların kitaplığında bulunması gereken güzel bir seçki genel olarak. Umarım, daha daha nice seçkilerle karşılaşır ve okuduktan sonra sizlerle paylaşırım. Okurken eğlendim. Dünyanın sınırlı gerçeğinden sıkılıp sınırsız düşler ormanında güzel bir gezintiydi. Tavsiye eder miyim, ederim ;)
Ee, hadi o hâlde, Temur gitsin ve perde de insin artık.
Sevgi, saygı, arzu, hörmet herkese..
17 Aralık 2013 Salı
Şehristan Rivayetleri – Serhat Poyraz
Herkese bir kez daha merhabalar efendim.
Şu sıralar mekân değişikliğinden dolayı internete fazla giremiyorum. “İnternetin olsa çok mu kitap yorumunda bulunacaksın bre Temur?” diye sorabilirsiniz. Net bir cevap veremiyorum; tek bildiğim şu sıralar kitapların üzerine fazlaca yoğunlaşmış olduğum. İş – güç, yaşamın getirip götürdükleri öylesine yoruyor ki baz’an koşa koşa kitaplarda soluklanmayı tek kurtuluşum olarak görüyorum. Yalnızlıktan şikayet ettiğim düşünülmesin; aksine bana büyük bir huzur veriyor. Kendi iç sesimi daha yakından duyuyorum. Benden mi kaynaklı yoksa soğuyan havalardan mı, bilmiyorum. Bilmemek daha iyi bazı şeyleri diye düşünüyorum.
Herneyse, hadi kitabımıza geçelim.
Bugün, Serkan Poyraz’a ait “Şehristan Rivayetleri” isimli romanla başbaşayız.
İlk basımı 2012 yılı olan Kırmızı Kedi Yayınevi’nden çıkan kitabımız 180 sayfa. Kırmızı Kedi Yayınevi demişken, tebrik etmezsem çok büyük ayıp etmiş olacağım. İlgi çekici kitaplarla dikkati çeken yayınevimiz, edebiyata çok güzel eserler kazandırdı bana göre. İlgiyle takip ettiğim yayınevlerinden.
Kitabımızın kapağı sade olmasına rağmen arka planda kullanılan fon gayet şık olmuş. Çarpık çurpuk yazı fontu da ayrı bir güzellik katmış kanımca. Yılanlara çok büyük saygı duyan birisi olarak, yılanın biraz daha göze hitap etmesini isterdim; ama açık konuşmak gerekirse yazı fontuyla uyumlu olmuş.
Şehristan Rivayetleri, Serhat Poyraz’ın ilk kitabı. Açık söylemek gerekirse Serhat’ın ilk kitabı böyleyse daha sonrakiler nasıl olacak çok merak ediyorum.
Önce kitabımızın konusuna bakalım.
Romanımız, Osmanlı Dönemi’nde geçiyor.
Bizans Dönemi’nde Mikail adlı bir adam tarafından kurulan, Osmanlı Döne’nde yükselişini istikrarla devam ettiren Mevt-i Esved, suikastlarıyla nam salmış, “adaletin kılıcı” olarak tanınan bir loncadır.
Romanımızın kahramanı dilencilik yapan Yavuz Ali, Kuyumcubaşı İsa Efendi suikastında bilmeden de olsa yardım ettiği Kara Agop tarafından tehditvarî bir şekilde loncaya davet edilince bu teklifi kabul eder ve maceramız başlar.
Özetle hep birlikte, Yavuz Ali’nin loncaya girişini, asıl ismi Ermiya olan üçkâğıt ve suikast uzmanı Pencüyek tarafından eğitilişini, loncadaki ilk kabul sınavını ve sonrasında gelişen olayları bir solukta okuyup kitabın sonunda da yazarı tebrik ettikten sonra dağılıp evlerimize gideceğiz. Bakalım Konstantiniye’nin tekinsiz sokaklarında geçen bu “derin” macera sizi nerelere götürecek?
“Kitabı beğendin anlaşılan?” diye sorarsanız “Çok beğendim!” derim. Yazarı gerçekten kutlamak istiyorum. Genç bir yazar ve ilk kitabını yayınlayan birisi olmasına rağmen, kitabının konusuna tam anlamıyla hakim olmuş Serhat Poyraz.
Özellikle kullanmış olduğu dil, anlattığı döneme kolayca inmenizi sağlıyor. Bunun yanında yer yer unutulmuş deyimlerle, argo kalıplarla tamamen edebiyat şöleni vermiş yazarımız.
Yer, kişi tasvirleri mükemmel bir şekilde okuyucuya sunulmuş. Kahramanları kafanızda rahatlıkla canlandırabiliyorsunuz. Tasvirle de kalmıyor Serhat Poyraz. Kahramanların duygularını, ne düşündüklerini öyle ustalıkla aktarıyor ki kitabı okumuyor, kahramanlarla beraber suikastlere giriyor, kaçıyor, kovalıyoruz.
Gerçekten zevkle okuduğum bir kitap. Bir kere okumakla da kalmıyorsunuz üstelik. İlerleyen zamanda tekrar okunabilinecek ender kitaplardan. Alıp okuduğunuzda, mutlaka “Bu kitabı şu köşeye koyayım, sıkıldıkça bakarım.” diyeceksiniz. En azından ben öyle düşünüyorum.
Gerçekten zevkle okuduğum bir kitap. Bir kere okumakla da kalmıyorsunuz üstelik. İlerleyen zamanda tekrar okunabilinecek ender kitaplardan. Alıp okuduğunuzda, mutlaka “Bu kitabı şu köşeye koyayım, sıkıldıkça bakarım.” diyeceksiniz. En azından ben öyle düşünüyorum.
Valla aslına bakarsanız kitap hakkında söylenecek çok şey var. Ama bazı şeyleri anlatamazsınız, mutlaka yaşatmanız gerekir ya. Bu yüzden kitabı anlatmaya çabalamayacağım. Benim gibi tarih severlerin zevkle okuyacağı bir kitap. Alın okuyun efendim.
Altını çizdiğim cümleleri paylaşmayacağım sizinle. Kitaptaki unutulmuş bilgileri, güzel tespitleri okuyarak keşfedelim bu defa.
Evet, artık huzur içinde gidebiliriz.
Yıkıla, viran ola perdeler!..
Sevgi, saygı, arzu, hörmet ederim efendim.
Temur, gider..
Temur, gider..
9 Aralık 2013 Pazartesi
Alevli Geceler – Pelin Özen
Merhaba güzel insanlar. Soğuyan bir aralık ayından bir kez daha sesleniyorum size. Bugün çok sohbet edecek bir havam yok açıkçası. Tek temennim, bu soğuk kış günlerinde kendinize dikkat etmeniz. Evet, müzik kutumuza bir Nikos Papazoglou atıp hızla kitabımıza geçebiliriz.
Başlıktan da gördüğümüz gibi bugünkü kitabımız Pelin Özen’e ait “Alevli Geceler” isimli kitap.
Erotizmle harmanlanmış ilginç bir kitap Alevli Geceler. Aslına bakarsanız böyle kitaplar bana çok sıkıcı gelse de “Oğlum Temur, repertuarını biraz genişletsen iyi olacak!” diye söylenip duran iç sesime kulak verip aldım bu kitabı.
Alevli Geceler, Pelin Özen’in ilk kitabı.
Peki, kimdir bu Pelin Özen. Şöyle kısaca kendisini tanıtalım. Pelin Özen, lisans eğitimini Marmara Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde, yüksek lisans eğitimini M. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü Eğitim Programları ve Öğretimi alanında yapmış bir yazar. Aynı zamanda www.yatanmilletbatarya.com adlı kendine ait olan internet sitesinden yazılarına ulaşmak mümkün.
Kitabımız Cinius Yayınlarından yayınlanmış.
Cinius Yayınları demişken, ondan da bir nebze olsun konuşalım. Cinius Yayınları, her çeşit yazara ve okuyucuya hitap eden bir yayınevi. Nasıl mı? Hazırlamış olduğunuz kitabı Cinius Yayınevi’ne götürüyorsunuz. Belirli bir ücret karşılığında Cinius Yayınevi, kitabınızı basıyor ve dağıtımını üstleniyor. Yayınevi editörlerinin nazlarından ya da güzel bir eser hazırlamış olduğu hâlde “Bu kitap güzel; ama iş yapmaz” diyerek geri çevrilen yazarlar için bir alternatif Cinius Yayınevi. Bildiğim kadarıyla “İkinci Adam” ve “Sokak Kitapları” da aynı sistemde çalışan yayınevlerinden.
Bununla da kalmıyorsunuz. Bu belirttiğim yayınevlerinin vermiş olduğu telif ücretleri diğer yayınevlerinden fazlaymış diye okudum. Yazara verilen şifre sayesinde yazar, siteye girip kitabının ne kadar satıldığını görebiliyormuş. “-miş” li “-muş” lu konuşuyorum; açıkçası ben fazla araştıramadım. Ama ilerde kıyıya köşeye para atma gibi bi alışkanlık kazanırsam ben de bu şekilde çıkarırım büyük ihtimalle yazdığım ve yazıyor olduğum kitapları.
Diğer yayınevlerinin “Dosyanız elimize geçmedi –acaba nereye koyduk – “ , “Kitabınız gerçekten çok güzel; yaz (bazan kış) mevsimi koleksiyonumuzda yayınlamak istiyoruz. Yalnız, yayın ilkelerimizden dolayı, ilk kitabını çıkaracak olan bir yazarın kitabını yayınlayabilmemiz için kitabın masraflarını yazardan almak zorundayız.” gibi cümlelerden gına geldi. (Gerçi iki yayınevine gönderdim; ama öğrendiğim kadarıyla sistem böyle işliyor.) Kaldı ki hâlihazırda satış rakamı çok iyi olan bir kitabın da yazarıyım laf aramızda. Lâkin, o yayınevi yalnızca çocuk kitapları yayınladığından yetişkin kitapları için başka yayınevlerinden medet ummam gerekiyor. En azından Cinius ve benzeri yayınevlerinden kitabı çıkarmak zaman konusunda oldukça işime gelecek. Çünkü gördüğüm kadarıyla diğer yayınevlerinden oldukça uzun süreler sonucunda yanıt alabiliyorsunuz.
Pelin Özen acaba Cinius Yayınevinin verdiği hizmetten memnun mu bilmiyorum. Boş bir anımda sorup öğrenmem gerek. Yalnız adını şu an hatırlamadığım başka bir yazar “Sokak Kitapları Yayınevi”ni oldukça övmüştü. Herneyse, gene konuyu çok dağıttık, kusura bakmayın e mi?.
Cinius Yayınları’ndan çıkan kitabımız 174 sayfa.
Kapak tasarımını Cinius Yayınları’na pek yakıştıramadım. Kapak tasarımları dalında ödül almış bir yayınevinin bu kadar basit bir kapakla karşımıza çıkması hoş olmamış. Kapak, kitabın kimliği olmalı ve cezp etmeli karşıdaki kişiyi. Umarım, diğer kitaplarında böyle bir şeyle karşılaşmayız.
İçeriğe bakalım biraz da.. Yazarımızın dili, aldığı Edebiyat eğitiminden olsa gerek gayet yalın ve etkileyici. Kimi yazarların öyle cümleleri var ki kullandığı kelimeleri bir puzzle parçası gibi alıp bir takım yerlere koyup anlamı öyle yakalıyorsunuz. Çok şükür, Pelin Özen kelimelerini ve cümlelerini yerli yerinde kullanmayı başarmış iyi bir yazar. Yaptığı tasvirlerle sizi bulunduğu ortama “şıp” diye damlatıyor. Betimlemeler, benzetmeler gayet başarılı benim gibi bir okuyucu için.
Kitabımızın konusuna gelince..
Kitabımızın kahramanı Nezihe, bir bankada çalışan, sönük, kendi hâlinde bir kız. Tâ ki, mesai saati bitene kadar.
Genellikle Cumartesi akşamları ya da tatil dönemlerinde arkadaşımız Nezihe, Nezihe olmaktan çıkıp bambaşka bir kişiliğe dönüşüyor. Bu kişilik kim mi? İsmi Alev. Nezihe’nin tersine, atılgan, cesur, çılgın birisi Alev.
Günler öncesinden geçireceği geceyi tam anlamıyla koordine eden Alev, gittiği mekânda gözüne kestirdiği erkekleri baştan çıkarmayı başaran usta bir avcı.
Türk aile yapısına uymayan bir kadın Alev. Tamamıyla çizgi dışı bir karakter. Kitabı okurken onun hayatı kadar beyninin içindekilere, hislerine de ortak olacak, onu daha yakından tanıyacaksınız.
Ha, “Temur, anlaşılan o ki Alev senin de ilgini çekti di mi?” diye soracak olursanız. Açıkçası pek fazla çekmedi. Yalnızca Nezihe’yi ve Alev’i tanımış oldum. Bir insanın içinde yatan iki kişiyi kolay kolay her yerde tanıma şansına sahip değilsiniz kaldı ki. Cinsellik konusunda bir takım tabularım var. Sanırım almış olduğum kültürden kaynaklı. Cinselliğin bir ihtiyaç olarak görülmesi midemi bulandırıyor. Bunu bir büyü olarak görüyorum. Özel olmalı.
“Özel olmalı” demişken kitaptaki “Art Cengiz” gibi konuştum. Şeytan’ın art ayağı Cengiz de beraber olacağı kadın için “Özel olmalı” diyordu. Ailemde “Çekik gözlü Şeytan” diye tanımlandıktan sonra Şeytan’ın art ayağı Cengiz’i görünce: “Sanırım, bütün şeytanların çalışma sistemi birbirine benziyor!” diye geçirdim içimden.
Her bölümde bir başka macera yaşayan Alev’i okurken yazarın anlatımındaki zenginlik oldukça hoşuma gitti. Bu bakımdan roman, hikaye gibi edebiyatla ilgilenen arkadaşlara önerebileceğim bir kitap.
Kitabın sonunda gülümseme şansınız mevcut üstelik. Belki sizi şaşırtabilir.
(Bu arada küçük bi' itiraf; yer yer sıkıldığım anlar olmadı değil.)
Son olarak Alev’in hayatını tasvip etmemekle birlikte yargılayacak da değilim. Her yaşantı seçimlerden ibaret. Alev ya da Nezihe, böyle bir yaşantıyı seçmişse bu, onu ilgilendiriyor. Bu yüzden tutup burada ahlâk eleştirisi yapmak haddim değil.
Bu arada, yazıp yayınlaması gerçekten cesaret isteyen bir kitap. Yalnız şöyle bir hatamız var. “Kitabın kahramanı öyleyse, kesin yazar da öyledir!” diye düşünmek. Lütfen yazarla, kahramanı karıştırmayalım.
Evet efendim, kitap için söyleyebileceklerim bunlar.
Geriye ne kaldı? Altını çizdiğim cümleler elbette.
* (Yazarın, orgazmı anlattığı bir bölümdeki şu ifadelerini beğendim): Kulaklarının içinde çalan minik davullarla zillerin senfonik orkestrası büyülü ritmiyle beynini ele geçirirken birbiri ardına patlayıp dağılan rengârenk yaldızlı ışık toplarını gözlerini kapayarak yakalamaya çalışmak… (Buraya kadar yazsam yeterli sanırım)
* Eğitimin iyi, işin düzgün, kazancın yerindeyse; aşk yarası, ölüm acısı ya da büyük hayal kırıklıklarının sancısı ile sarsılmamışsan henüz, kendinden söz etmek zevklidir.
* Seks oyuncakları ya da fetiş nesnelerini ancak oyunun eğlenceli parçaları olarak kabul edebilirdi, oyunun kendisi olarak değil.
* - Sen kimsin Alev, lütfen bana söyler misin?
(…)
- Yaşamayı seven ve daha keyifli yaşamak için gereken çabadan kaçınmayan genç bir kadınım.
* Bedenini düşler ülkesinde yer çekimsiz bir yolculuğa çıkaran bu mükemmel âşığa aynı şekilde karşılık vermek istiyordu yalnızca.
* Av zamanlarının, yani birlikte olacağı erkeği seçmek üzere yola çıktığı özel zamanların dışında seksi görünmesi gereksizdi çünkü sürekli birilerinin dikkatini çekmek demek seçilmek demekti, seçme özgürlüğünü kaybetmek demekti.
* (…) baharın sepetinden ruhunu tazeleyecek ne varsa aşırıp bezemeliydi kendini insan, küçücük varlığını devleştiren aklıyla bulmalıydı mutluluğun yolunu.
2 Aralık 2013 Pazartesi
Kayıp Gül – Serdar Özkan
Selam, selam, selam güzel insanlar.
Aralığın aralığından da girmiş bulunduk. Zaman nasıl da farkında olmadan geçip gidiyor üzerimizden. Bülent Ortaçgil geliyor aklıma “Anlamak, çözmeye yetmez be Temur Efendi!” diyorum kendi kendime. Herneyse, çok konuşup sizi sıkmamakta fayda var.
Belki bir gün “Konumuz Dışı Bir Beyan” açıp bol bol gevezelik yaparım; kimbilir.
Evet, bir Greek havası atıp başlayalım kitap yorumumuza.
Bugün, Serdar Özkan’ın ilk kitabı olan Kayıp Gül’den bahsedeceğim size. Aslına bakarsanız epey oldu bu kitabı okuyalı; ama hakkında yazmak bu zamana kısmetmiş.
Kayıp Gül’ün varlığından alışveriş yaptığım kitap sitesi sayesinde haberdar oldum.
Tanıtım yazısında bu kitabın tam kırk üç dile çevrildiği ve elliyi aşkın ülkede yayınlandığını okuyunca merak ettim. Eee, hak verirsiniz ki bir “ilk roman”ın nasıl bu kadar başarı kaydettiğini insan ister istemez merak ediyor.
Bunun yanında kitabın arka kapağındaki yorumlar da kitabı öve öve bitiremiyordu. Özellikle “Helsinki Sonomat”ın “Türklerin Küçük Prens’i tüm dünyayı büyülüyor.” Yorumu bir “Küçük Prens” hayranı olan Temur’u heyecanlandırmaya yetmişti.
Herneyse; devam edelim…
Kayıp Gül, Timaş Yayınlarından çıkmış 205 sayfalık bir kitap.
Kahramanımız Diana aslında öykü yazarı olmak isteyen fakat – bizim mahalle baskısı diye adlandırdığımız – toplum baskısı nedeniyle rotasını avukatlık mesleğine çevirmiş bir kızımız. Kendisi babasız büyümek zorunda kalmış insanlardan bir tanesi. Hayatını annesiyle idame ettiren Diana’nın bütün dünyası, annesinin rahatsızlığıyla değişir. Yapılacak hiçbir şeyin kalmadığı günlerden birinde annesi, Diana’ya öldükten sonra açıp okuması kaydıyla bir mektup verir. Diana zor da olsa annesinin istediğini kabul eder.
Zaman geçmiş ve Diana’nın korktuğu başına gelmiştir. Evet, annesi artık hayata gözlerini yummuştur.
Mektubun açılma zamanı gelmiştir. Merakla mektubu açan Diana’nın hayatı artık iyiden iyiye alt – üst olmuştur.
“Öldü!” diye bildiği babasının aslında ölmediğini, kendilerini terk ettiğini öğrenir sevgili Diana’mız. Yaşadığı şok bununla da bitmeyecektir üstelik. Babası kendilerini terk ederken yanına Diana’nın varlığını hatırlamadığı ikiz kız kardeşi olan Mary’i de yanında götürmüştür. Aradan geçen uzun yılların ardından babası Mary’e annesinin adresini vererek mektupla iletişim kurmasını sağlamıştır. Fakat annesinin öleceğini öğrenen Mary, bu gerçeği kaldıramaz ve geride bir mektup bırakarak ortadan kaybolur. Annesi, mektubunda Diana’nın ikiz kardeşini bulup ona sahip çıkmasını istemektedir.
Eveeet; artık maceramız başlamıştır efendim!
Önümüzde çözülmesi gereken bulmacalar, mektuplar, seyahatler, yeni kişiler uzanıp gitmekte.
Hikayenin bazı yerlerinde her ne kadar tutukluk yaşansa da genel anlamda sürükleyici.
Bunun yanı sıra bir ilk romanda yazarın baş karakter olarak karşı cinsi seçip onun dünyasını bizlere sunması gerçekten cesurca ve takdire şayân.
Kitabı genel bağlamda beğenmiş olsam da daha önce de söylediğim gibi kimi yerlerdeki tutukluk dikkatimi çekti. Ama bir ilk roman için bu bir sorun teşkil etmez kanaatindeyim. Üstelik, benim tutukluk olarak gördüğümü bir başkası tutukluk olarak görmeyecektir mutlaka. Nihayetinde basit bir okuyucudan öteye geçmiş biri değilim.
“Basit olmayan okuyucu” nasıl diye sorarsanız; anlatması gerçekten çok uzun. Yine de size şöyle bir örnek vereyim. Vakti zamanında bir kitap yazmıştım. (Yayınevlerinin nazlarını çekemeyecek kadar agresif ve çabuk rest çeken biri olarak yayınlatmayı düşünmüyorum artık) Kitabı, Edebiyat Öğretmeni bir arkadaşıma sundum. Karşılığında çıkarmış olduğu notlar beni tepetaklak etmişti. Arkadaşım kullandığım kelimelerden ve kurduğum cümlelerden çocukluğuma inmiş, yaşadığım travmaları bana tek tek aktarmıştı. Onu tanıdıktan sonra kendimi öylesine biri gibi gördüm iyice.
Keşke boş bir vakti olsa da o bir blog hazırlasa, okumaya doyamazdık hakkaten. Herneyse, konuyu çok dağıttım gene…
Kitabımıza dönelim.
Kitabın sürpriz finalini maalesef kitabın ortalarında keşfettim. Kitap, yarısına geldiğinde kendini çok belli etmiş. Bunun, benim hislerimle ilgili olmadığını “canım ötesi” dostum Suat’ı dinleyince iyice anladım. O da kitabın sonunu, sonu gelmeden tahmin edince kitabı okumayı yarım bırakmış.
Yine de bana kalırsa alıp okunabilinecek bir roman Kayıp Gül.
Özellikle kahramanımız Diana’nın yolu İstanbul’a düştüğünde otel sahibi Zeynep Hanımla tanışıp ondan güllerin dilini öğrenmeye çalıştığı anları keyifle okuyacaksınız.
Bakalım, güllerin dilini öğrenebilecek mi?
Evet, kitabımız hakkında söyleyeceklerim bundan ibaret. Yakın zamanda Serdar Özkan’ın “Hayatın Işıkları Yanınca” kitabı için de bir başlık açacağım. Umarım, sorumsuzluğum gecikmeme neden olmaz.
Son olarak, kitapta hoşuma giden kimi cümleler var; hazır elim değmişken birkaçını sizlerle paylaşmak istiyorum:
• “Ama Mary sonunda kendi düşünü kovalamayı sürdürmüş. Başkalarının beklentilerinin esiri olmamış benim gibi.”
• “Ama kafa yormam gereken bir şey var. O da, benim tıpkı Artemis gibi, başkalarına bağımlı olduğum gerçeği. Ve bunu gizleyebilmek için de, tanrıça maskesiyle dolaşan bir zavallı olduğum gerçeği!... “
• “Diana… Hem başkalarından şikayet ediyorsun, hem de kendini bir başkasına soruyorsun. Unutma ki, senin için ben de bir başkasıyım.”
• “Hiçbirimiz kusursuz değiliz. Kusursuz olmak zorunda da değiliz.”
• “Peki ya kendi hayatımızı değil de, başkalarının bizim için seçtiği hayatı yaşıyorsak? Bu mu doğal olan?”
• Peki şimdi ne oldu da fikrin değişti? Yoksa sen de mi “büyüdün” benim gibi?
• “Düşler gerçekleşecek olanın mayasıdır.”
Eh, artık Temur gitsin ve perde insin efendim!
Sevgi, saygı, arzu, hörmet hepinize;
Sevgilerim yürekten…
23 Kasım 2013 Cumartesi
Uyumsuz Defne Kaman'ın Maceraları / Su - Buket Uzuner
Yine, yeniden merhaba..
Klişe bir giriş oldu değil mi? Olsun, hoşuma gidiyor bu yansıma cümleyi kullanmak.
Klişe bir giriş oldu değil mi? Olsun, hoşuma gidiyor bu yansıma cümleyi kullanmak.
Oldukça yoğun geçen zamanın nihayet küçük bir
parçasını kendime ayırıp size yeniden seslenme imkânı bulduğum için mutluyum.
Her sorumsuzun, görevini yerine getirdikten sonraki abartılı hazzını
yaşayacağımdan emin olabilirsiniz bu yazıyı bitirdikten sonra.
“Hadi Temur, lafı fazla uzatma!” dediğinizi
farzediyor ve Zülfü Livaneli’nin “Gönül Yaralı, Turna” türküsünü açarak
konumuza giriyorum.
Bugünkü konuğumuz Buket Uzuner. Sevgili Buket
Uzuner, Türk Edebiyatı’nın önemli isimlerinden biri. “İkizlerden Biri” adlı
öyküsüyle tanıştığım Uzuner, edebiyatımıza çok büyük hizmetlerde bulundu
kuşkusuz. Adı geçmişken “İkizlerden Biri” adlı öykü, okuduğum öykülerin en
güzellerinden bir tanesi. Şayet henüz tanışmamışsanız mutlaka “Tanışın!” derim.
Fakat bugün size Uyumsuz Defne Kaman’ın
Maceraları / Su isimli eserini takdim edeceğim.
Öncelikle kitap nasıl ilgimi çekti onu
açıklamamda fayda var.
Efendim, kavmim her ne kadar uzun zamanlardan
beri bu topraklarda yaşasa da göç ettiği toprakların adetlerini bu zamana kadar
bir nebze de olsa taşımayı başarmışlar. Anlayacağınız Kam kültürünün içinde
yetiştiğimden dolayı Kam’lıkla ilgili her konu mutlaka ilgimi çeker.
Boş vakitlerimden birinde bir video sitesinde
Kamlıkla ilgili yayınlanan programlara göz gezdirirken sevgili Buket Uzuner’in
konuk olduğu bir programa rastgeldim. Uzuner, Uyumsuz Defne Kaman’ın Maceraları
/ Su’yu anlattıktan sonra Kaman kültürünü izleyicilerle paylaşmaya başladı. Kültürümüzü
öyle güzel anlatıyordu ki, yazmış olduğu kitabı bir an önce elde etmek için
kolları sıvadım.
Bir hafta sonrasında kitabı temin ettim.
Everest Yayınları’ndan çıkan kitabımız, ilk
sayfalara numara verme gereği duyulmadığı için 330 sayfa olarak görünüyor. Çok
da önemli değil.
İçerik olarak önce anlatıma şöyle bir bakalım.
Bilen bilir, Buket Uzuner yeniliğe ve gelişmeye açık bir yazardır. Yine
“İkizlerden Biri” adlı öyküden söz edeceğim lâkin bu gerekli. “İkizlerden Biri”
adlı öyküsündeki anlatımla bu romanındaki anlatım arasında fark gördüm.
Romanımıza kısaca “Su” dersek, Buket Uzuner,
“Su” romanında bize saf bir “Sevgi” diliyle seslenmiş. Kamlarla ilgili bir eser
meydana getirirken böyle bir dili kullanması aktarım açısından gerçekten çok
güzel olmuş kanımca. Çünkü kadim geleneğimizin temeli sevgiye dayanır ve bu
gelenek yalnızca sevgiyle anlatılır. Bu bakımdan yazarımızı kutlamak gibi bir
ukâlalık göstereceğim izninizle. Ayrıca noktalama işaretleri ve imlâ kuralları
yerinde kullanılmış.
Günlük konuşma diliyle bize seslenen yazarımız
“handiyse” gibi unutulmaya yüz tutmuş kelimeleri biz gençlere hatırlatmış,
küçük kardeşlerimize de öğretmiş olduğundan dolayı büyük bir teşekkürü de hak
ediyor kesinlikle.
Kimi yerlerde küçük anlatım bozuklukları
dikkatimi çekti. Lâkin ben bunu doğal karşılıyorum. Nitekim şu an yazdığım
yazıda bile ben kaç tane anlatım bozukluğu yaptım kimbilir? İnsan, yazdığını önce belleğinden geçirdiği
için, oluşturduğu eseri yeni baştan okurken ister istemez belleğini de
çalıştırdığından böyle küçük hataları göremeyebiliyor.
Everest Yayınevinde çalışıp bu kitabı okunacak
hâle getiren dizgici arkadaşı da kutlamak gerek. Yalnızca 1 adet dizgi hatası
ile karşılaştım. Eğer başka varsa bile benim dikkatimden kaçabilecek yerlerden
yaptığı aşikar.
Gelelim kitabımızın içeriğine:
Künye sayfasından sonra gelen sayfada küçük
bir not düşülmüş:
Bu
romandaki karakterler kurgu, yaşayan insanlarla benzerliklerse tamamen
tesadüftür. Romandaki olaylar bugün Anadolu’da yaşayan bütün kültürlerin günlük
yaşamına sinmiş binlerce yıllık kadim Kaman geleneklerimizden ve Orta Asya ile
Sibirya mitolojilerinden esinlenerek kurgulanmıştır.
Tabi bu giriş notunu da okuyunca “Tamam,
muhteşem bir Kam romanı beni bekliyor!”diyerek sevindim.
Konuyu kısaca özetlemek gerekirse; gazeteci
Defne Kaman, bir yaz akşamı bindiği vapurda kaybolur. Onu aramakla görevli
komiserimiz Ümit Haydar Kaman ve can arkadaşı Sahaf Semahat, bu aramalar
esnasında esrarengiz olaylar, semboller ve tuhaf şifreler denizinde bulurlar
kendilerini.
Ümit Haydar Kaman ve Sahaf Semahat demişken
onlardan da bahsetmek icap eder mutlaka.
Komiserimiz Ümit Haydar Kaman, Kaman’lı. Alevi
bir aileye mensup. Asker arkadaşı Yunus’un kız kardeşi güzeller güzeli Tasvir’e
aşık. Fakat Tasvir’in ailesi Sünni olduğu için, ikisinin beraberliğini iki aile
de hoş karşılamamaktadır. Evlenmelerini engellemek için ailesi Tasvir’i
akrabalarına göndermiştir. Ümit,
aşklarını mensubu oldukları mezhebin baltalamasından dolayı kızgındır,
küskündür; ailesine, insanlara, inançlara.
Sahaf Semahat ablamız ise genç yaşta bulunduğu
ilden ailevi baskılar yüzünden İstanbul’a kaçmış, Kadıköy’de iki katlı bir
dükkan açıp sahaflık yapmaya başlamış, tuttuğu dükkanın alt katında yaşamını
sürdürmektedir. Kutlu ve Bilgi adlı iki sevimli kedimizin de annesidir aynı
zamanda.
Bir başka kahramanımızsa evlere şenlik Umay
Bayülgen. Yani Umay Nine’miz. Hani o her zaman etrafımızda olmasını istediğimiz
bize bilmediğimiz şeyler öğretsin istediğimiz, cana yakın, insanları
etkilemesini çok iyi bilen sevimli bir ninecik. Kadim Kam kültürünü çok iyi
bilen ve bilmekle kalmayıp uygulayan büyük bir Kam, Umay Bayülgen.
Defne Kaman’dan hiç bahsetmeyeceğim. Onu,
kitabı alıp okuyarak bizzat tanımalısınız.
Lâkin söylemeden edemeyeceğim, kitaptaki
kahramanlardan yalnızca Sahaf Semahat ablamızı benimseyebildim.
Komiserimiz Ümit, Tasvir’i öylesine çok yoğun
yaşıyor ki bir zaman sonra “Tamam Ümit, lütfen gene başlama!” dedim içten içe.
Hatta öyle bir yerde Tasvir’i araya katmış ki “Pes Ümit, hakkaten pes!” dedim.
Bu bölümü yazmıyorum; çünkü sonu açığa çıkacak. (Siz yine de bana bakmayın,
benim bu şikayetim tamamen odunsu kişiliğimden kaynaklanmakta.)
“Eee Temur Efendi, Umay Ninemizin nesini
beğenmedin?” diye sorarsanız, “Kimi yerlerde çok ansiklopedik konuşuyor.” diye
cevap veririm. Bazı bilgiler konuya yedirilmemiş gibi geldi bana. Bunu aceleden
gelen heyecana bağlıyorum.
Biliyorsunuz, kitabın konularına fazla
derinlemesine girip insanların merakını öldürmeyi sevmiyorum. Bu yüzden burada
keseceğim.
Evet, kitapta bize inanç olarak dayatılan
şeylerin insanın hayatına nasıl çelme taktığını uzun uzadıya anlatıyor Uzuner.
Bu sorun hep vardı ve biz, bize dayatılan şeyin kaynağını araştırıp öğrenene
kadar da olacak. Ne olurdu az inandığımız şeyleri asıl kaynağından öğrenip
uygulayabilseydik.
Kulaktan duyma bilgilerle yetinip, “Öyledir!”
deme kolaycılığındaki mantık nedir gerçekten? Doğrularımızı doğrulamayanları
doğramaktan ne zaman vazgeçeceğiz?
Bunun yanı sıra erkek egemen toplumdaki
kadının yerini öyle güzel anlatmış ki yazarımız, okurken evet “Uzuner,
gerçekten doğru söylüyor!” diyeceksiniz.
Kamlık konusuna gelince: Bu konuda daha
kapsamlı bir şeyler bekliyordum. Maalesef o istediğim tadı bu kitaptan
alamadım. Belki ikinci kitapta daha derine inecektir Buket Uzuner. Umudum,
Uyumsuz Defne Kaman’ın Maceraları serisinin ikinci kitabında.
Aslında benim istediğim Buket Uzuner’in tamamen Kam kültürüne dayalı güzel bir
öykü kitabı hazırlaması.
Bunların dışında kitapta çok güzel tespitler
ve altını çizdiğim cümleler var. Son olarak onları da paylaşmakta fayda var:
* Bilgelik, gerçeğe cesaretle ve samimiyetle
ilerlemeye gönül koyanın uzun yolculuğunun sonunda avucuna dolan ışıktır,
nurdur. Bilgelik, öyle keskin bir ışıktır ki, bilgenin gözlerini yakar. Bilge,
kendinin bilge olduğunu bilmez, bilse unutur, hatırlamaz herhalde…
* Günde sekiz kucaklaşmanın insanı gripten
koruduğunu söyleyen Umay Nine miydi?
* Adalet varsa rezalet yoktur. (Türk atasözü)
* Zaman ümidin en büyük düşmanıdır. Zaman
geçip gece ilerledikçe sessizlik ümidin azaldığı boşlukları dolduruyordu.
* Aklî dengesi yerinde olan herkes, Medeni
Kanun’umuza göre kadının boşanmak için ısrarla diretmesinin erkeklik onurunun
zedelenmesine sebebiyet veren bir
tahrik unsuru sayılarak olasılıkla katilin cezasını kısaltacağını, onun on yıl
kadar bir süre sonra yeni bir genç kızla evlenmek üzere serbest kalacağını
biliyordu.
* Ben hâlâ kendi doğrularımla kurduğum
hayatımı yaşamaya devam ederken, onların çoğu başkalarının kurallarıyla
düzenlenmiş, eğlencesiz, uzun hayatlarını mal – gözlü, cimri ve çok sıkıcı
yaşlılar olarak sonlandırmaya hazırlanıyorlar.
* Hakikat eğilir; ama kırılmaz.
* Her şey üstüne gelip seni dayanamayacağın
noktaya getirdiğinde sakın vazgeçme! Çünkü orası, gidişatın değişeceği yerdir!
(Mevlana)
* İstanbul’da utanınca hâlâ yüzü kızarabilen
bir insana rastlamak Semahat’i gülümsetti.
* Çocuklar, yetişkinlerin unuttukları büyük
bir kavrayış ve hayâl gücüne sahiptir.
* İnsanın beraber anısı bile olmayan birini özlemesi,
Noel Baba’yı özlemekten farklı değil; ona inanmayı da bir yaştan sonra
bırakıyorsunuz. Ben, yedi yaşından sonra öksüz ve yetim büyümüş, şanssız bir
çocuktum!
* Olmayacak bir şey için beklenti yaratmak çok
tehlikelidir.
* Zamanla öğrendim ki, insan kardeşini, hatta
çocuğunu bile seçemiyor!
* (…) insan kendini inandırdığı şeyle gerçek
arasındaki farkı er veya geç bir gün kavrayamaz mı? Bunu hâlâ bilmiyorum.
* Baskıya karşı direnmek, insanın kendi
istediği yolda hayatını kurmak için mücadele etmektir, kurmamak için değil.
* Çünkü birileri hakkında doğal yolla bilgi
edinmek, karşılığında insanın kendisi hakkında bilgi vermesi anlamına da
geliyordu ve hiç kimse kendini özenle saklayan biriyle uzun süre arkadaşlık
etmezdi.
* Sık görüştüğümüz, beraber çalıştığımız,
bazen – eğer varsa – ailemizden daha fazla zaman geçirdiğimiz insanları aslında
sandığımızdan az tanıdığımızın farkına vardığımızda, derin bir boşluğa düşmüş
gibi oluruz. Bu boşluk, biraz da kendi bencilliğimiz ve egomuzla yüzleşmenin
uçurumudur.
* İnsan kendini aynada görmek istemeyecek
kadar çok üzgün olduğunda yüzü onu terk eder ve bazen yıllarca geri dönmez.
* Aşk, insana kalbinin yerini öğretiyor.
Evet yine geldik, bir kitabımızın sonuna.
Artık Temur gider
Ve perde iner!..
Her ne kadar sürç-i lisân ettiysek affola!..
Her ne kadar sürç-i lisân ettiysek affola!..
9 Kasım 2013 Cumartesi
Cadı - Prinkipo'da Büyülü Bir Arayış - Oylum Yılmaz
Merhaba, merhaba, merhaba sevgili okuyucular.
Göstermiş olduğum büyük istikrarsızlık adına öncelikle kendimi, sizin huzurunuzda kutlamak istiyorum. Sanırım tek istikrarım, istikrarsızlığım. Blogu her zaman olduğu gibi uzunca bir süre askıya aldım. Sağolsun canım dostum Filiz, bu konuda kulaklarımı çekerek bloga ilgi göstermemi sağladı.
Açık söylemek gerekirse blogumu birilerinin takip ettiğini bilmek, ister istemez mutlu etti bu garibi.
İşte bu motivasyon içerisinde, bütün fındıklı çikolatamı ısırarak ve fon müziğimize Arif Şentürk'ten Rodop Dağları Bre Pakize'm türküsünü atarak konumuza giriyorum. Hadi bakalım; ateş!
Bugün blogumuzda ziyaretçimiz, sevgili Oylum Yılmaz. Edebiyatla ilgilenenler bilir, gene de bilmeyen arkadaşlarımız ve kardeşlerimizin olabileceğini düşünerek Oylum Yılmaz'dan birazcık bahsetmek istiyorum. (Doğum tarihine gerek var mı bilmiyorum ama hadi bakalım)
Oylum Yılmaz 1978, İstanbul doğumlu genç bir edebiyatçı. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi, Gazetecilik Bölümü mezunu yazarımız vakt-i zamanında Radikal Cumartesi ve Radikal İki'de çalıştı. Şöyle bir parantez açmamda fayda var. O dönemlerde Radikal'in bu ekleri gerçekten kültür sanat akıyordu. Bunda Oylum'un ne kadar etkisi var bilemiyorum; ama gerçekten başarılı eklerdi. Herneyse, sonrasında Referans, Birgün, Taraf gazetelerinin kültür / sanat sayfaları için kitap / edebiyat sayfaları ve edebiyat köşeleri hazırladı. (Oradaki çalışmalarını incelemedim.) Şu an Sabitfikir dergisinde edebiyat eleştirileri yazmakta. Takip ettiğim kadarıyla da eleştirileri oldukça başarılı bir yazarımız kendisi. Sabitfikir dergisinden de konuşmak isterdim; ama onu da başka bir zaman yaparız artık. Yoksa konumuz gitgide dağılacak.
Oylum'un ilk kitabı Cadı, Sel Yayıncılık'tan çıkmış. Yukarıda konuyu dağıtmayalım dedik ama "Sel Yayıncılık" hakkında da bir çift söz etmezsem çatlarım.
Sel Yayıncılık’ın yayınladığı Guillaume Apollinaire’in Genç Bir Don Juan’ın Maceraları adlı romanı hakkında, “müstehcenlik” suçlamasıyla dava açıldı. Hâlâ haberi olmayan arkadaşlarımız vardır belki. Dava beraatla sonuçlanmış olmasına rağmen bu kararı sevgili Yargıtay bozdu. Yargıtay, yayıncı ve çevirmen hakkında 6-10 yıl arasında hapis cezası istedi. Yerel mahkemenin kararının kanuna aykırı olduğunu ileri sürdü. Bu, Engizisyon değil de nedir? Hâlâ anlayabilmiş değilim. İnsanların düşünceleri, kurguladıkları dünya, ne zamana kadar yargıya takılacak çok merak ediyorum. Gazeteler, tecavüz haberleri, küçük çocukların istismarıyla dalgalanırken bir edebi esere bu kadar takılıp kalınması gerçekten şaşırtıcı. Umarım aynı hassasiyeti belirttiğim gibi, tecavüzler, çocuk istismarları ve küçük gelinler hakkında da gösterirler.
Herneyse efendim, konumuza dönebiliriz.
Evet, ne diyorduk. Oylum Yılmaz'ın Sel Yayıncılık'tan çıkan kitabı Cadı, 7 forma, yani 112 sayfa'dan oluşmakta.
Bu kitabı çok büyük bir heyecanla almıştım. Nedeni, mistik olaylara duyduğum meraktan kaynaklanıyordu. Cadılar, ruhanî varlıklar her zaman ilgimi çekmiştir. Kitabımızın kahramanı Ümran'ın, Büyükada'da geçen hayatını bizlerle paylaşan Oylum Yılmaz, Büyükada'nın o kasvetli ruhunu çok güzel anlatmış kanımca. Kasvetli diyorum; çünkü Büyükada, bende anlamını bilmediğim bir kasvet oluşturur her zaman. Oylum da, hissettiğim bu kasveti şiirsel diliyle öyle güzel anlatmış ki kitabı yarım bırakmak zorunda kaldım. Normalde bir kitabı terketmek hiçbir şekilde huyum değil; ama hikaye öylesine kasvetli ve durağandı ki bir yerden sonra pes ettim.
Evet, şiirsel dili oldukça ilgi çekici ve karakterlerin analizi gerçekten çok iyi; ama bunlar bana yetmedi. Eleştirilere baktım; 'acaba benim gibi düşünen var mıdır?' diye; ama eleştirilerde de negatif bir şey bulamadım. Nihayetinde kitabın kapağındaki o garip resmin gözlerine bakıp: "Kusura bakma, sorun sende değil, bende!" deyip ilerleyen zamanda tekrar görüşmek üzere rafıma koydum.
'O hâlde kitabı tavsiye etmiyorsun Temur!' diye sorarsanız 'Hayır!Tavsiye ediyorum' derim. Eğer, ruh analizlerinden ve durum hikayelerinden hoşlanıyorsanız 'Mutlaka Okuyun!' derim. Bunun yanında roman, hikaye konusuyla ilgilenip bir şeyler yazan arkadaşlar için tavsiye edeceğim bir kitap "Cadı". Gerçekten anlatım konusunda yeni yollar gösterecek bir kitap.
Oylum Yılmaz'dan özür dileyerek çekiliyorum huzurunuzdan. Böylesine övülen bir kitabı nasıl yarım bırakabildim hâlâ anlamış değilim. Başka bir zamanda tekrar elime alacağım ve umarım okuduktan sonra kocaman puntolarla bir "ÖZÜR" yazısı yazarım bu kitap hakkında.
Evet, Temur gider efendim.
Yıktıkperdeyi, eyledik viran
Varıp sahibine haber verelim hemân!
24 Eylül 2013 Salı
Kukla Ustası - Joanne Owen
Selamlar dostlar!
Uzunca bir süre gene ortalarda görünmüyordum; lâkin takip edemeyenlerim bilir sorumsuz ve her şeyi ihmâl eden bir yapıya sahibim. Kendimi değiştirmeyi çok denedim; ama (...) herneyse :)
Eveeeet, kitabımıza geçelim mi? Hadi geçelim!
Joanne Owen'in Kukla Ustası isimli romanıyla başbaşayız.
Kuklaların bende önemli bir yeri var.
Karagöz efsanesine yetişmiş, Susam Sokağı ve Muppet Show'la iyice kuklalarla samimiyeti ilerletmiştim. Kitap beni sanırım çocuk kalan yanımdan vurmuş, kitap için yapılan yorumlarla iyice heyecanlanmıştım.
Artemis Yayınları'ndan çıkan kitabımızın enteresan bir kapağı var. Bir tiyatro perdesinde akerdeon çalan bir kukla bize "Merhaba" diyor ve Kukla Ustası adının altında küçük bir cümle dikkati çekiyor: "Kuklalar güçtür, efsaneler gelecek"
Bana göre kapağın illüstrasyonu öylesine soğuktu ki etkilenmemem imkânsızdı. Soğuk şeyler hep ilgimi çeker, neden bilmiyorum..
Arka kapaktaysa kitapla ilgili övgü dolu sözlerle karşılaşıyoruz.
Üzüldüğüm nokta şu: Neden belirli isimlerin övgülerini bekleriz okumak için. 'Bookseller', 'Publish News' vs.. vs.. bunların yorumundan geçmeyen kitaplar güzel değil mi? İlla bu isimler mi lâzım bir kitabı okumak için. Ben isterdim ki arka kapaklarda bakkal Mehmet Abi'nin, yan komşu Sevgi Abla'nın yorumlarına yer verilsin. Dalga geçmiyorum ciddiyim! Belirli kalıplara sıkışıp kalmış eleştirmenlerle nereye kadar edebiyata devam edeceğiz? Bir kitap halkın okuması için yazılıyorsa, halkın yorumlarını dikkate almalı yazarlar ve yayınevleri (bana göre)!..
Bir gün arka kapağında dediğim şekilde bakkal Mehmet Abi'nin, komşu Sevgi Abla'nın yorumlarını görürsem daha bi' seveceğim o kitabı..
Herneyse efendim, konumuza dönelim.
Kitabı açar açmaz, kırmızı bir fonda Prag resmiyle selamlaşarak geçiyorsunuz diğer sayfaya ve iki yorumla daha karşılaşıyorsunuz.
Kitabın beğendiğim bir özelliği, kitap karakterlerinin en baştan tanıtılması. Milena, Bolena, Ludmila ve diğerleri tek tek tanıtılmış. Benim gibi kafası karışık okurlar için çok iyi düşünülmüş bence. Hikayemiz 12 Ocak 1898 yılında başlayıp 18 Ocak 1898 yılında sona eriyor.
Kahramanımız Milena, Çek halkının efsanevi kukla ustasının kızı. Babası şüpheli bir şekilde öldükten sonra annesi Ludmila esrarengiz bir biçimde ortadan kaybolan Milena, büyük annesi Bolena'yla beraber yaşamaya başlar. Günlerini arkadaşı Lukas'la ve zaman zaman teyzeleri Katerina ve Tereza ile geçirmektedir. Ta ki şehre gizemli bir kukla ustası gelene kadar. Kitabımızda kukla ustasının Milena'yı bilmediği bir hayata çekmek için yaptıklarını okuyacak, kuklalar dünyasına "şöylelemesine" bir göz atmış olacağız.
"Şöylelemesine" mi? Evet sevgili dostlar. Maalesef kitabımızın odak konusu olan kukla oyunu sahnesi beni bir türlü tatmin etmedi. Tamamen beklentilerimin dışında ve evet kabul ediyorum çok akıllıca; lâkin klâsik bir kukla gösterisiyle karşılaşmayı düşünen ben için bu sahnenin anlatımı bana biraz aceleye getirilmiş gibi geldi.
Genellikle ilk romanlarda gözüme çarpan şey, olay örgüsünün sonlarına doğru - ve hatta baz'an ortalarında - yazarın sıkılmasından mı, yoksa heyecanından mıdır nedir aceleye getirilmiş olması. Kitap, ne kadar güzel olursa olsun böyle bir anlatım karşısında yalnızca "güzelmiş" demekle yetiniyorum; oysa benim söylemek istediğim "Bu kitap mükemmel!" diyebilmek.
Herneyse, Kitabın zaman ve mekân kurgusu çok iyi çalışılmış. Yazarımızı bu konuda gerçekten tebrik etmek lâzım. Prag şehrinin pastel renklerinin içinde çizgi film tadında bir yolculuğa koyulduğumu hissettirdi bana. Bu tadı uzun zamandır almıyordum.
Milena'nın teyzeleri Katerina ve Tereza da doğaüstü yöntemler konusunda yaptıkları çalışmalarla ilgimi çeken karakterlerdendi. Okuyunca kimbilir belki sizin de ilginizi çeker ve çalışmalarında kullandıkları bitkileri siz de araştırmaya başlarsınız.
Son olarak kitabımızı Türkçe'ye kazandıran Beril Tüccarbaşıoğlu Uğur'a sonsuz teşekkürler.
Şunu da söylemeden edemeyeceğim. Kitabımızdan güzel bir sonuç çıkmakta aslında. Kitabı okuduğunuzda siz de fakedeceksiniz. Dünyada o kadar canlı kukla var ki, bu ipler kimlerin elinde? İnsanlar, neden kendilerine yön veren birilerine muhtaç? İplerimizi kendi ellerimize almaktan neden bu kadar korkuyoruz?
Kitabı okudukça kendinize bakalım kaç soru çıkaracaksınız.
Herneyse efendim..
Sizlere keyifli okumalar..
Temur gider.
Perde iner..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






