17 Aralık 2013 Salı

Şehristan Rivayetleri – Serhat Poyraz




Herkese bir kez daha merhabalar efendim.
Şu sıralar mekân değişikliğinden dolayı internete fazla giremiyorum. “İnternetin olsa çok mu kitap yorumunda bulunacaksın bre Temur?” diye sorabilirsiniz. Net bir cevap veremiyorum; tek bildiğim şu sıralar kitapların üzerine fazlaca yoğunlaşmış olduğum. İş – güç, yaşamın getirip götürdükleri öylesine yoruyor ki baz’an koşa koşa kitaplarda soluklanmayı tek kurtuluşum olarak görüyorum. Yalnızlıktan şikayet ettiğim düşünülmesin; aksine bana büyük bir huzur veriyor. Kendi iç sesimi daha yakından duyuyorum. Benden mi kaynaklı yoksa soğuyan havalardan mı, bilmiyorum. Bilmemek daha iyi bazı şeyleri diye düşünüyorum. 
Herneyse, hadi kitabımıza geçelim.
Bugün, Serkan Poyraz’a ait “Şehristan Rivayetleri” isimli romanla başbaşayız. 
İlk basımı 2012 yılı olan Kırmızı Kedi Yayınevi’nden çıkan kitabımız 180 sayfa. Kırmızı Kedi Yayınevi demişken, tebrik etmezsem çok büyük ayıp etmiş olacağım. İlgi çekici kitaplarla dikkati çeken yayınevimiz, edebiyata çok güzel eserler kazandırdı bana göre. İlgiyle takip ettiğim yayınevlerinden. 
Kitabımızın kapağı sade olmasına rağmen arka planda kullanılan fon gayet şık olmuş. Çarpık çurpuk yazı fontu da ayrı bir güzellik katmış kanımca. Yılanlara çok büyük  saygı duyan birisi olarak, yılanın biraz daha göze hitap etmesini isterdim; ama açık konuşmak gerekirse yazı fontuyla uyumlu olmuş. 
Şehristan Rivayetleri, Serhat Poyraz’ın ilk kitabı. Açık söylemek gerekirse Serhat’ın ilk kitabı böyleyse daha sonrakiler nasıl olacak çok merak ediyorum. 
Önce kitabımızın konusuna bakalım.
Romanımız, Osmanlı Dönemi’nde geçiyor. 
Bizans Dönemi’nde Mikail adlı bir adam tarafından kurulan, Osmanlı Döne’nde yükselişini istikrarla devam ettiren Mevt-i Esved, suikastlarıyla nam salmış, “adaletin kılıcı” olarak  tanınan bir loncadır. 
Romanımızın kahramanı dilencilik yapan Yavuz Ali, Kuyumcubaşı İsa Efendi suikastında bilmeden de olsa yardım ettiği Kara Agop tarafından tehditvarî bir şekilde loncaya davet edilince bu teklifi kabul eder ve maceramız başlar. 
Özetle hep birlikte, Yavuz Ali’nin loncaya girişini, asıl ismi Ermiya olan üçkâğıt ve suikast uzmanı Pencüyek tarafından eğitilişini, loncadaki ilk kabul sınavını ve sonrasında gelişen olayları bir solukta okuyup kitabın sonunda da yazarı tebrik ettikten sonra dağılıp evlerimize gideceğiz. Bakalım Konstantiniye’nin tekinsiz sokaklarında geçen bu “derin” macera sizi nerelere götürecek?
“Kitabı beğendin anlaşılan?” diye sorarsanız “Çok beğendim!” derim.  Yazarı gerçekten kutlamak istiyorum. Genç bir yazar ve ilk kitabını yayınlayan birisi olmasına rağmen, kitabının konusuna tam anlamıyla hakim olmuş Serhat Poyraz. 
Özellikle kullanmış olduğu dil, anlattığı döneme kolayca inmenizi sağlıyor. Bunun yanında yer yer unutulmuş deyimlerle, argo kalıplarla tamamen edebiyat şöleni vermiş yazarımız. 
Yer, kişi tasvirleri mükemmel bir şekilde okuyucuya sunulmuş. Kahramanları kafanızda rahatlıkla canlandırabiliyorsunuz. Tasvirle de kalmıyor Serhat Poyraz. Kahramanların duygularını, ne düşündüklerini öyle ustalıkla aktarıyor ki kitabı okumuyor, kahramanlarla beraber suikastlere giriyor, kaçıyor, kovalıyoruz.
Gerçekten zevkle okuduğum bir kitap. Bir kere okumakla da kalmıyorsunuz üstelik. İlerleyen zamanda tekrar okunabilinecek ender kitaplardan. Alıp okuduğunuzda, mutlaka “Bu kitabı şu köşeye koyayım, sıkıldıkça bakarım.” diyeceksiniz. En azından ben öyle düşünüyorum. 
Valla aslına bakarsanız kitap hakkında söylenecek çok şey var. Ama bazı şeyleri anlatamazsınız, mutlaka yaşatmanız gerekir ya. Bu yüzden kitabı anlatmaya çabalamayacağım. Benim gibi tarih severlerin zevkle okuyacağı bir kitap. Alın okuyun efendim. 
Altını çizdiğim cümleleri paylaşmayacağım sizinle. Kitaptaki unutulmuş bilgileri, güzel tespitleri okuyarak keşfedelim bu defa. 
Evet, artık huzur içinde gidebiliriz.

Yıkıla, viran ola perdeler!..
Sevgi, saygı, arzu, hörmet ederim efendim.
Temur, gider..

  

9 Aralık 2013 Pazartesi

Alevli Geceler – Pelin Özen




Merhaba güzel insanlar. 
Soğuyan bir aralık ayından bir kez daha sesleniyorum size. Bugün çok sohbet edecek bir havam yok açıkçası. Tek temennim, bu soğuk kış günlerinde kendinize dikkat etmeniz. 
Evet, müzik kutumuza bir Nikos Papazoglou atıp hızla kitabımıza geçebiliriz.
Başlıktan da gördüğümüz gibi bugünkü kitabımız Pelin Özen’e ait “Alevli Geceler” isimli kitap.
Erotizmle harmanlanmış ilginç bir kitap Alevli Geceler. Aslına bakarsanız böyle kitaplar bana çok sıkıcı gelse de “Oğlum Temur, repertuarını biraz genişletsen iyi olacak!” diye söylenip duran iç sesime kulak verip aldım bu kitabı.
Alevli Geceler, Pelin Özen’in ilk kitabı.
Peki, kimdir bu Pelin Özen. Şöyle kısaca kendisini tanıtalım. Pelin Özen, lisans eğitimini Marmara Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde, yüksek lisans eğitimini M. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü Eğitim Programları ve Öğretimi alanında yapmış bir yazar. Aynı zamanda www.yatanmilletbatarya.com adlı kendine ait olan internet sitesinden yazılarına ulaşmak mümkün.
Kitabımız Cinius Yayınlarından yayınlanmış.
Cinius Yayınları demişken, ondan da bir nebze olsun konuşalım. Cinius Yayınları, her çeşit yazara ve okuyucuya hitap eden bir yayınevi. Nasıl mı? Hazırlamış olduğunuz kitabı Cinius Yayınevi’ne götürüyorsunuz. Belirli bir ücret karşılığında Cinius Yayınevi, kitabınızı basıyor ve dağıtımını üstleniyor. Yayınevi editörlerinin nazlarından ya da güzel bir eser hazırlamış olduğu hâlde “Bu kitap güzel; ama iş yapmaz” diyerek geri çevrilen yazarlar için bir alternatif Cinius Yayınevi. 
Bildiğim kadarıyla “İkinci Adam” ve “Sokak Kitapları” da aynı sistemde çalışan yayınevlerinden.
Bununla da kalmıyorsunuz. Bu belirttiğim yayınevlerinin vermiş olduğu telif ücretleri diğer yayınevlerinden fazlaymış diye okudum. Yazara  verilen şifre sayesinde yazar, siteye girip kitabının ne kadar satıldığını görebiliyormuş. “-miş” li “-muş” lu konuşuyorum; açıkçası ben fazla araştıramadım. Ama ilerde kıyıya köşeye para atma gibi bi alışkanlık kazanırsam ben de bu şekilde çıkarırım büyük ihtimalle yazdığım ve yazıyor olduğum kitapları.
Diğer yayınevlerinin “Dosyanız elimize geçmedi –acaba nereye koyduk – “ , “Kitabınız gerçekten çok güzel; yaz (bazan kış) mevsimi koleksiyonumuzda yayınlamak istiyoruz. Yalnız, yayın ilkelerimizden dolayı, ilk kitabını çıkaracak olan bir yazarın kitabını yayınlayabilmemiz için kitabın masraflarını yazardan almak zorundayız.” gibi cümlelerden gına geldi. (Gerçi iki yayınevine gönderdim; ama öğrendiğim kadarıyla sistem böyle işliyor.) Kaldı ki hâlihazırda satış rakamı çok iyi olan bir kitabın da yazarıyım laf aramızda. Lâkin, o yayınevi yalnızca çocuk kitapları yayınladığından yetişkin kitapları için başka yayınevlerinden medet ummam gerekiyor. En azından Cinius ve benzeri yayınevlerinden kitabı çıkarmak zaman konusunda oldukça işime gelecek. Çünkü gördüğüm kadarıyla diğer yayınevlerinden oldukça uzun süreler sonucunda yanıt alabiliyorsunuz.
Pelin Özen acaba Cinius Yayınevinin verdiği hizmetten memnun mu bilmiyorum. Boş bir anımda sorup öğrenmem gerek. Yalnız adını şu an hatırlamadığım başka bir yazar “Sokak Kitapları Yayınevi”ni oldukça övmüştü. 
Herneyse, gene konuyu çok dağıttık, kusura bakmayın e mi?.
Cinius Yayınları’ndan çıkan kitabımız 174 sayfa.
Kapak tasarımını Cinius Yayınları’na pek yakıştıramadım. Kapak tasarımları dalında ödül almış bir yayınevinin bu kadar basit bir kapakla karşımıza çıkması hoş olmamış. Kapak, kitabın kimliği olmalı ve cezp etmeli karşıdaki kişiyi. Umarım, diğer kitaplarında böyle bir şeyle karşılaşmayız.
İçeriğe bakalım biraz da.. 
Yazarımızın dili, aldığı Edebiyat eğitiminden olsa gerek gayet yalın ve etkileyici. Kimi yazarların öyle cümleleri var ki kullandığı kelimeleri bir puzzle parçası gibi alıp bir takım yerlere koyup anlamı öyle yakalıyorsunuz. Çok şükür, Pelin Özen kelimelerini ve cümlelerini yerli yerinde kullanmayı başarmış iyi bir yazar. Yaptığı tasvirlerle sizi bulunduğu ortama “şıp” diye damlatıyor. Betimlemeler, benzetmeler gayet başarılı benim gibi bir okuyucu için.
Kitabımızın konusuna gelince..
Kitabımızın kahramanı Nezihe, bir bankada çalışan, sönük, kendi hâlinde bir kız. Tâ ki, mesai saati bitene kadar.
Genellikle Cumartesi akşamları ya da tatil dönemlerinde arkadaşımız Nezihe, Nezihe olmaktan çıkıp bambaşka bir kişiliğe dönüşüyor. Bu kişilik kim mi? İsmi Alev. Nezihe’nin tersine, atılgan, cesur, çılgın birisi Alev.
Günler öncesinden geçireceği geceyi tam anlamıyla koordine eden Alev, gittiği mekânda gözüne kestirdiği erkekleri baştan çıkarmayı başaran usta bir avcı.
Türk aile yapısına uymayan bir kadın Alev. Tamamıyla çizgi dışı bir karakter. Kitabı okurken onun hayatı kadar beyninin içindekilere, hislerine de ortak olacak, onu daha yakından tanıyacaksınız.
Ha, “Temur, anlaşılan o ki Alev senin de ilgini çekti di mi?” diye soracak olursanız. Açıkçası pek fazla çekmedi. Yalnızca Nezihe’yi ve Alev’i tanımış oldum. Bir insanın içinde yatan iki kişiyi kolay kolay her yerde tanıma şansına sahip değilsiniz kaldı ki. Cinsellik konusunda bir takım tabularım var. Sanırım almış olduğum kültürden kaynaklı. Cinselliğin bir ihtiyaç olarak görülmesi midemi bulandırıyor. Bunu bir büyü olarak görüyorum. Özel olmalı.
“Özel olmalı” demişken kitaptaki “Art Cengiz” gibi konuştum. Şeytan’ın art ayağı Cengiz de beraber olacağı kadın için “Özel olmalı” diyordu. Ailemde “Çekik gözlü Şeytan” diye tanımlandıktan sonra Şeytan’ın art ayağı Cengiz’i görünce: “Sanırım, bütün şeytanların çalışma sistemi birbirine benziyor!” diye geçirdim içimden.
Her bölümde bir başka macera yaşayan Alev’i okurken yazarın anlatımındaki zenginlik oldukça hoşuma gitti. Bu bakımdan roman, hikaye gibi edebiyatla ilgilenen arkadaşlara önerebileceğim bir kitap.
Kitabın sonunda gülümseme şansınız mevcut üstelik. Belki sizi şaşırtabilir.
(Bu arada küçük bi' itiraf; yer yer sıkıldığım anlar olmadı değil.)
Son olarak Alev’in hayatını tasvip etmemekle birlikte yargılayacak da değilim. Her yaşantı seçimlerden ibaret. Alev ya da Nezihe, böyle bir yaşantıyı seçmişse bu, onu ilgilendiriyor. Bu yüzden tutup burada ahlâk eleştirisi yapmak haddim değil.
Bu arada, yazıp yayınlaması gerçekten cesaret isteyen bir kitap. Yalnız şöyle bir hatamız var. “Kitabın kahramanı öyleyse, kesin yazar da öyledir!” diye düşünmek. Lütfen yazarla, kahramanı karıştırmayalım.
Evet efendim, kitap için söyleyebileceklerim bunlar.
Geriye ne kaldı? Altını çizdiğim cümleler elbette.


* (Yazarın, orgazmı anlattığı bir bölümdeki şu ifadelerini beğendim): Kulaklarının içinde çalan minik davullarla zillerin senfonik orkestrası büyülü ritmiyle beynini ele geçirirken birbiri ardına patlayıp dağılan rengârenk yaldızlı ışık toplarını gözlerini kapayarak yakalamaya çalışmak… (Buraya kadar yazsam yeterli sanırım)
* Eğitimin iyi, işin düzgün, kazancın yerindeyse; aşk yarası, ölüm acısı ya da büyük hayal kırıklıklarının sancısı ile sarsılmamışsan henüz, kendinden söz etmek zevklidir.
* Seks oyuncakları ya da fetiş nesnelerini ancak oyunun eğlenceli parçaları olarak kabul edebilirdi, oyunun kendisi olarak değil.
* - Sen kimsin Alev, lütfen bana söyler misin?
(…)
- Yaşamayı seven ve daha keyifli yaşamak için gereken çabadan kaçınmayan genç bir kadınım.
* Bedenini düşler ülkesinde yer çekimsiz bir yolculuğa çıkaran bu mükemmel âşığa aynı şekilde karşılık vermek istiyordu yalnızca.
* Av zamanlarının, yani birlikte olacağı erkeği seçmek üzere yola çıktığı özel zamanların dışında seksi görünmesi gereksizdi çünkü sürekli birilerinin dikkatini çekmek demek seçilmek demekti, seçme özgürlüğünü kaybetmek demekti.
* (…) baharın sepetinden ruhunu tazeleyecek ne varsa aşırıp bezemeliydi kendini insan, küçücük varlığını devleştiren aklıyla bulmalıydı mutluluğun yolunu. 


2 Aralık 2013 Pazartesi

Kayıp Gül – Serdar Özkan



Selam, selam, selam güzel insanlar.

Aralığın aralığından da girmiş bulunduk. Zaman nasıl da farkında olmadan geçip gidiyor üzerimizden. Bülent Ortaçgil geliyor aklıma “Anlamak, çözmeye yetmez be Temur Efendi!” diyorum kendi kendime. Herneyse, çok konuşup sizi sıkmamakta fayda var.
Belki bir gün “Konumuz Dışı Bir Beyan” açıp bol bol gevezelik yaparım; kimbilir.
Evet, bir Greek havası atıp başlayalım kitap yorumumuza.

Bugün, Serdar Özkan’ın ilk kitabı olan Kayıp Gül’den bahsedeceğim size. Aslına bakarsanız epey oldu bu kitabı okuyalı; ama hakkında yazmak bu zamana kısmetmiş.

Kayıp Gül’ün varlığından alışveriş yaptığım kitap sitesi sayesinde haberdar oldum.
Tanıtım yazısında bu kitabın tam kırk üç dile çevrildiği ve elliyi aşkın ülkede yayınlandığını okuyunca merak ettim. Eee, hak verirsiniz ki bir “ilk roman”ın nasıl bu kadar başarı kaydettiğini insan ister istemez merak ediyor. 

Bunun yanında kitabın arka kapağındaki yorumlar da kitabı öve öve bitiremiyordu. Özellikle “Helsinki Sonomat”ın “Türklerin Küçük Prens’i tüm dünyayı büyülüyor.” Yorumu bir “Küçük Prens” hayranı olan Temur’u heyecanlandırmaya yetmişti.

Herneyse; devam edelim…

Kayıp Gül, Timaş Yayınlarından çıkmış 205 sayfalık bir kitap.
Kahramanımız Diana aslında öykü yazarı olmak isteyen fakat – bizim mahalle baskısı diye adlandırdığımız – toplum baskısı nedeniyle rotasını avukatlık mesleğine çevirmiş bir kızımız. Kendisi babasız büyümek zorunda kalmış insanlardan bir tanesi. Hayatını annesiyle idame ettiren Diana’nın bütün dünyası, annesinin rahatsızlığıyla değişir. Yapılacak hiçbir şeyin kalmadığı günlerden birinde annesi, Diana’ya öldükten sonra açıp okuması kaydıyla bir mektup verir. Diana zor da olsa annesinin istediğini kabul eder.

Zaman geçmiş ve Diana’nın korktuğu başına gelmiştir. Evet, annesi artık hayata gözlerini yummuştur.

Mektubun açılma zamanı gelmiştir. Merakla mektubu açan Diana’nın hayatı artık iyiden iyiye alt – üst  olmuştur.

“Öldü!” diye bildiği babasının aslında ölmediğini, kendilerini terk ettiğini öğrenir sevgili Diana’mız. Yaşadığı şok bununla da bitmeyecektir üstelik. Babası kendilerini terk ederken yanına Diana’nın varlığını hatırlamadığı ikiz kız kardeşi olan Mary’i de yanında götürmüştür. Aradan geçen uzun yılların ardından babası Mary’e annesinin adresini vererek mektupla iletişim kurmasını sağlamıştır. Fakat annesinin öleceğini öğrenen Mary, bu gerçeği kaldıramaz ve geride bir mektup bırakarak ortadan kaybolur. Annesi, mektubunda Diana’nın ikiz kardeşini bulup ona sahip çıkmasını istemektedir.

Eveeet; artık maceramız başlamıştır efendim!
Önümüzde çözülmesi gereken bulmacalar, mektuplar, seyahatler, yeni kişiler uzanıp gitmekte.
Hikayenin bazı yerlerinde her ne kadar tutukluk yaşansa da genel anlamda sürükleyici.
Bunun yanı sıra bir ilk romanda yazarın baş karakter olarak karşı cinsi seçip onun dünyasını bizlere sunması gerçekten cesurca ve takdire şayân.

Kitabı genel bağlamda beğenmiş olsam da daha önce de söylediğim gibi kimi yerlerdeki tutukluk dikkatimi çekti. Ama bir ilk roman için bu bir sorun teşkil etmez kanaatindeyim. Üstelik, benim tutukluk olarak gördüğümü bir başkası tutukluk olarak görmeyecektir mutlaka. Nihayetinde basit bir okuyucudan öteye geçmiş biri değilim.

“Basit olmayan okuyucu” nasıl diye sorarsanız; anlatması gerçekten çok uzun. Yine de size şöyle bir örnek vereyim. Vakti zamanında bir kitap yazmıştım. (Yayınevlerinin nazlarını çekemeyecek kadar agresif ve çabuk rest çeken biri olarak yayınlatmayı düşünmüyorum artık) Kitabı, Edebiyat Öğretmeni bir arkadaşıma sundum. Karşılığında çıkarmış olduğu notlar beni tepetaklak etmişti. Arkadaşım kullandığım kelimelerden ve kurduğum cümlelerden çocukluğuma inmiş, yaşadığım travmaları bana tek tek aktarmıştı. Onu tanıdıktan sonra kendimi öylesine biri gibi gördüm iyice.
Keşke boş bir vakti olsa da o bir blog hazırlasa, okumaya doyamazdık hakkaten. Herneyse, konuyu çok dağıttım gene…

Kitabımıza dönelim.

Kitabın sürpriz finalini maalesef kitabın ortalarında keşfettim. Kitap, yarısına geldiğinde kendini çok belli etmiş. Bunun, benim hislerimle ilgili olmadığını “canım ötesi” dostum Suat’ı dinleyince iyice anladım. O da kitabın sonunu, sonu gelmeden tahmin edince kitabı okumayı yarım bırakmış.
Yine de bana kalırsa alıp okunabilinecek bir roman Kayıp Gül.
Özellikle kahramanımız Diana’nın yolu İstanbul’a düştüğünde otel sahibi Zeynep Hanımla tanışıp ondan güllerin dilini öğrenmeye çalıştığı anları keyifle okuyacaksınız.
Bakalım, güllerin dilini öğrenebilecek mi?

Evet, kitabımız hakkında söyleyeceklerim bundan ibaret. Yakın zamanda Serdar Özkan’ın “Hayatın Işıkları Yanınca” kitabı  için de bir başlık açacağım. Umarım, sorumsuzluğum gecikmeme neden olmaz.

Son olarak, kitapta hoşuma giden kimi cümleler var; hazır elim değmişken birkaçını sizlerle paylaşmak istiyorum:

•    “Ama Mary sonunda kendi düşünü kovalamayı sürdürmüş. Başkalarının beklentilerinin esiri olmamış benim gibi.”
•    “Ama kafa yormam gereken bir şey var. O da, benim tıpkı Artemis gibi, başkalarına bağımlı olduğum gerçeği. Ve bunu gizleyebilmek için de, tanrıça maskesiyle dolaşan bir zavallı olduğum gerçeği!... “
•    “Diana… Hem başkalarından şikayet ediyorsun, hem de kendini bir başkasına soruyorsun. Unutma ki, senin için ben de bir başkasıyım.”
•    “Hiçbirimiz kusursuz değiliz. Kusursuz olmak zorunda da değiliz.”
•    “Peki ya kendi hayatımızı değil de, başkalarının bizim için seçtiği hayatı yaşıyorsak? Bu mu doğal olan?”
•    Peki şimdi ne oldu da fikrin değişti? Yoksa sen de mi “büyüdün” benim gibi?
•    “Düşler gerçekleşecek olanın mayasıdır.”

Eh, artık Temur gitsin ve perde insin efendim!
Sevgi, saygı, arzu, hörmet hepinize;
Sevgilerim yürekten…

23 Kasım 2013 Cumartesi

Uyumsuz Defne Kaman'ın Maceraları / Su - Buket Uzuner




Yine, yeniden merhaba..
Klişe bir giriş oldu değil mi? Olsun, hoşuma gidiyor bu yansıma cümleyi kullanmak.
Oldukça yoğun geçen zamanın nihayet küçük bir parçasını kendime ayırıp size yeniden seslenme imkânı bulduğum için mutluyum. Her sorumsuzun, görevini yerine getirdikten sonraki abartılı hazzını yaşayacağımdan emin olabilirsiniz bu yazıyı bitirdikten sonra.
“Hadi Temur, lafı fazla uzatma!” dediğinizi farzediyor ve Zülfü Livaneli’nin “Gönül Yaralı, Turna” türküsünü açarak konumuza giriyorum.
Bugünkü konuğumuz Buket Uzuner. Sevgili Buket Uzuner, Türk Edebiyatı’nın önemli isimlerinden biri. “İkizlerden Biri” adlı öyküsüyle tanıştığım Uzuner, edebiyatımıza çok büyük hizmetlerde bulundu kuşkusuz. Adı geçmişken “İkizlerden Biri” adlı öykü, okuduğum öykülerin en güzellerinden bir tanesi. Şayet henüz tanışmamışsanız mutlaka “Tanışın!” derim.
Fakat bugün size Uyumsuz Defne Kaman’ın Maceraları / Su isimli eserini takdim edeceğim.
Öncelikle kitap nasıl ilgimi çekti onu açıklamamda fayda var.
Efendim, kavmim her ne kadar uzun zamanlardan beri bu topraklarda yaşasa da göç ettiği toprakların adetlerini bu zamana kadar bir nebze de olsa taşımayı başarmışlar. Anlayacağınız Kam kültürünün içinde yetiştiğimden dolayı Kam’lıkla ilgili her konu mutlaka ilgimi çeker.
Boş vakitlerimden birinde bir video sitesinde Kamlıkla ilgili yayınlanan programlara göz gezdirirken sevgili Buket Uzuner’in konuk olduğu bir programa rastgeldim. Uzuner, Uyumsuz Defne Kaman’ın Maceraları / Su’yu anlattıktan sonra Kaman kültürünü izleyicilerle paylaşmaya başladı. Kültürümüzü öyle güzel anlatıyordu ki, yazmış olduğu kitabı bir an önce elde etmek için kolları sıvadım.
Bir hafta sonrasında kitabı temin ettim.
Everest Yayınları’ndan çıkan kitabımız, ilk sayfalara numara verme gereği duyulmadığı için 330 sayfa olarak görünüyor. Çok da önemli değil.
İçerik olarak önce anlatıma şöyle bir bakalım. Bilen bilir, Buket Uzuner yeniliğe ve gelişmeye açık bir yazardır. Yine “İkizlerden Biri” adlı öyküden söz edeceğim lâkin bu gerekli. “İkizlerden Biri” adlı öyküsündeki anlatımla bu romanındaki anlatım arasında fark gördüm.
Romanımıza kısaca “Su” dersek, Buket Uzuner, “Su” romanında bize saf bir “Sevgi” diliyle seslenmiş. Kamlarla ilgili bir eser meydana getirirken böyle bir dili kullanması aktarım açısından gerçekten çok güzel olmuş kanımca. Çünkü kadim geleneğimizin temeli sevgiye dayanır ve bu gelenek yalnızca sevgiyle anlatılır. Bu bakımdan yazarımızı kutlamak gibi bir ukâlalık göstereceğim izninizle. Ayrıca noktalama işaretleri ve imlâ kuralları yerinde kullanılmış.
Günlük konuşma diliyle bize seslenen yazarımız “handiyse” gibi unutulmaya yüz tutmuş kelimeleri biz gençlere hatırlatmış, küçük kardeşlerimize de öğretmiş olduğundan dolayı büyük bir teşekkürü de hak ediyor kesinlikle.
Kimi yerlerde küçük anlatım bozuklukları dikkatimi çekti. Lâkin ben bunu doğal karşılıyorum. Nitekim şu an yazdığım yazıda bile ben kaç tane anlatım bozukluğu yaptım kimbilir? İnsan,  yazdığını önce belleğinden geçirdiği için, oluşturduğu eseri yeni baştan okurken ister istemez belleğini de çalıştırdığından böyle küçük hataları göremeyebiliyor.
Everest Yayınevinde çalışıp bu kitabı okunacak hâle getiren dizgici arkadaşı da kutlamak gerek. Yalnızca 1 adet dizgi hatası ile karşılaştım. Eğer başka varsa bile benim dikkatimden kaçabilecek yerlerden yaptığı aşikar.
Gelelim kitabımızın içeriğine:
Künye sayfasından sonra gelen sayfada küçük bir not düşülmüş:
Bu romandaki karakterler kurgu, yaşayan insanlarla benzerliklerse tamamen tesadüftür. Romandaki olaylar bugün Anadolu’da yaşayan bütün kültürlerin günlük yaşamına sinmiş binlerce yıllık kadim Kaman geleneklerimizden ve Orta Asya ile Sibirya mitolojilerinden esinlenerek kurgulanmıştır.
Tabi bu giriş notunu da okuyunca “Tamam, muhteşem bir Kam romanı beni bekliyor!”diyerek sevindim.
Konuyu kısaca özetlemek gerekirse; gazeteci Defne Kaman, bir yaz akşamı bindiği vapurda kaybolur. Onu aramakla görevli komiserimiz Ümit Haydar Kaman ve can arkadaşı Sahaf Semahat, bu aramalar esnasında esrarengiz olaylar, semboller ve tuhaf şifreler denizinde bulurlar kendilerini.
Ümit Haydar Kaman ve Sahaf Semahat demişken onlardan da bahsetmek icap eder mutlaka.
Komiserimiz Ümit Haydar Kaman, Kaman’lı. Alevi bir aileye mensup. Asker arkadaşı Yunus’un kız kardeşi güzeller güzeli Tasvir’e aşık. Fakat Tasvir’in ailesi Sünni olduğu için, ikisinin beraberliğini iki aile de hoş karşılamamaktadır. Evlenmelerini engellemek için ailesi Tasvir’i akrabalarına göndermiştir.  Ümit, aşklarını mensubu oldukları mezhebin baltalamasından dolayı kızgındır, küskündür; ailesine, insanlara, inançlara.
Sahaf Semahat ablamız ise genç yaşta bulunduğu ilden ailevi baskılar yüzünden İstanbul’a kaçmış, Kadıköy’de iki katlı bir dükkan açıp sahaflık yapmaya başlamış, tuttuğu dükkanın alt katında yaşamını sürdürmektedir. Kutlu ve Bilgi adlı iki sevimli kedimizin de annesidir aynı zamanda.
Bir başka kahramanımızsa evlere şenlik Umay Bayülgen. Yani Umay Nine’miz. Hani o her zaman etrafımızda olmasını istediğimiz bize bilmediğimiz şeyler öğretsin istediğimiz, cana yakın, insanları etkilemesini çok iyi bilen sevimli bir ninecik. Kadim Kam kültürünü çok iyi bilen ve bilmekle kalmayıp uygulayan büyük bir Kam, Umay Bayülgen.
Defne Kaman’dan hiç bahsetmeyeceğim. Onu, kitabı alıp okuyarak bizzat tanımalısınız.
Lâkin söylemeden edemeyeceğim, kitaptaki kahramanlardan yalnızca Sahaf Semahat ablamızı benimseyebildim.
Komiserimiz Ümit, Tasvir’i öylesine çok yoğun yaşıyor ki bir zaman sonra “Tamam Ümit, lütfen gene başlama!” dedim içten içe. Hatta öyle bir yerde Tasvir’i araya katmış ki “Pes Ümit, hakkaten pes!” dedim. Bu bölümü yazmıyorum; çünkü sonu açığa çıkacak. (Siz yine de bana bakmayın, benim bu şikayetim tamamen odunsu kişiliğimden kaynaklanmakta.)
“Eee Temur Efendi, Umay Ninemizin nesini beğenmedin?” diye sorarsanız, “Kimi yerlerde çok ansiklopedik konuşuyor.” diye cevap veririm. Bazı bilgiler konuya yedirilmemiş gibi geldi bana. Bunu aceleden gelen heyecana bağlıyorum.
Biliyorsunuz, kitabın konularına fazla derinlemesine girip insanların merakını öldürmeyi sevmiyorum. Bu yüzden burada keseceğim.
Evet, kitapta bize inanç olarak dayatılan şeylerin insanın hayatına nasıl çelme taktığını uzun uzadıya anlatıyor Uzuner. Bu sorun hep vardı ve biz, bize dayatılan şeyin kaynağını araştırıp öğrenene kadar da olacak. Ne olurdu az inandığımız şeyleri asıl kaynağından öğrenip uygulayabilseydik.
Kulaktan duyma bilgilerle yetinip, “Öyledir!” deme kolaycılığındaki mantık nedir gerçekten? Doğrularımızı doğrulamayanları doğramaktan ne zaman vazgeçeceğiz?
Bunun yanı sıra erkek egemen toplumdaki kadının yerini öyle güzel anlatmış ki yazarımız, okurken evet “Uzuner, gerçekten doğru söylüyor!” diyeceksiniz.
Kamlık konusuna gelince: Bu konuda daha kapsamlı bir şeyler bekliyordum. Maalesef o istediğim tadı bu kitaptan alamadım. Belki ikinci kitapta daha derine inecektir Buket Uzuner. Umudum, Uyumsuz Defne Kaman’ın Maceraları serisinin ikinci kitabında.  
Aslında benim istediğim Buket Uzuner’in  tamamen Kam kültürüne dayalı güzel bir öykü kitabı hazırlaması.
Bunların dışında kitapta çok güzel tespitler ve altını çizdiğim cümleler var. Son olarak onları da paylaşmakta fayda var:
* Bilgelik, gerçeğe cesaretle ve samimiyetle ilerlemeye gönül koyanın uzun yolculuğunun sonunda avucuna dolan ışıktır, nurdur. Bilgelik, öyle keskin bir ışıktır ki, bilgenin gözlerini yakar. Bilge, kendinin bilge olduğunu bilmez, bilse unutur, hatırlamaz herhalde…
* Günde sekiz kucaklaşmanın insanı gripten koruduğunu söyleyen Umay Nine miydi?
* Adalet varsa rezalet yoktur. (Türk atasözü)
* Zaman ümidin en büyük düşmanıdır. Zaman geçip gece ilerledikçe sessizlik ümidin azaldığı boşlukları dolduruyordu.
* Aklî dengesi yerinde olan herkes, Medeni Kanun’umuza göre kadının boşanmak için ısrarla diretmesinin erkeklik onurunun zedelenmesine  sebebiyet veren bir tahrik unsuru sayılarak olasılıkla katilin cezasını kısaltacağını, onun on yıl kadar bir süre sonra yeni bir genç kızla evlenmek üzere serbest kalacağını biliyordu.
* Ben hâlâ kendi doğrularımla kurduğum hayatımı yaşamaya devam ederken, onların çoğu başkalarının kurallarıyla düzenlenmiş, eğlencesiz, uzun hayatlarını mal – gözlü, cimri ve çok sıkıcı yaşlılar olarak sonlandırmaya hazırlanıyorlar.
* Hakikat eğilir; ama kırılmaz.
* Her şey üstüne gelip seni dayanamayacağın noktaya getirdiğinde sakın vazgeçme! Çünkü orası, gidişatın değişeceği yerdir! (Mevlana)
* İstanbul’da utanınca hâlâ yüzü kızarabilen bir insana rastlamak Semahat’i gülümsetti.
* Çocuklar, yetişkinlerin unuttukları büyük bir kavrayış ve hayâl gücüne sahiptir.
* İnsanın beraber anısı bile olmayan birini özlemesi, Noel Baba’yı özlemekten farklı değil; ona inanmayı da bir yaştan sonra bırakıyorsunuz. Ben, yedi yaşından sonra öksüz ve yetim büyümüş, şanssız bir çocuktum!
* Olmayacak bir şey için beklenti yaratmak çok tehlikelidir.
* Zamanla öğrendim ki, insan kardeşini, hatta çocuğunu bile seçemiyor!
* (…) insan kendini inandırdığı şeyle gerçek arasındaki farkı er veya geç bir gün kavrayamaz mı? Bunu hâlâ bilmiyorum.
* Baskıya karşı direnmek, insanın kendi istediği yolda hayatını kurmak için mücadele etmektir, kurmamak için değil.
* Çünkü birileri hakkında doğal yolla bilgi edinmek, karşılığında insanın kendisi hakkında bilgi vermesi anlamına da geliyordu ve hiç kimse kendini özenle saklayan biriyle uzun süre arkadaşlık etmezdi.
* Sık görüştüğümüz, beraber çalıştığımız, bazen – eğer varsa – ailemizden daha fazla zaman geçirdiğimiz insanları aslında sandığımızdan az tanıdığımızın farkına vardığımızda, derin bir boşluğa düşmüş gibi oluruz. Bu boşluk, biraz da kendi bencilliğimiz ve egomuzla yüzleşmenin uçurumudur.                                                                                                                                                                                               
* İnsan kendini aynada görmek istemeyecek kadar çok üzgün olduğunda yüzü onu terk eder ve bazen yıllarca geri dönmez.
* Aşk, insana kalbinin yerini öğretiyor.

Evet yine geldik, bir kitabımızın sonuna.
Artık Temur gider
Ve perde iner!..

Her ne kadar sürç-i lisân ettiysek affola!..

9 Kasım 2013 Cumartesi

Cadı - Prinkipo'da Büyülü Bir Arayış - Oylum Yılmaz



Merhaba, merhaba, merhaba sevgili okuyucular.
Göstermiş olduğum büyük istikrarsızlık adına öncelikle kendimi, sizin huzurunuzda kutlamak istiyorum. Sanırım tek istikrarım, istikrarsızlığım. Blogu her zaman olduğu gibi uzunca bir süre askıya aldım. Sağolsun canım dostum Filiz, bu konuda kulaklarımı çekerek bloga ilgi göstermemi sağladı.
Açık söylemek gerekirse blogumu birilerinin takip ettiğini bilmek, ister istemez mutlu etti bu garibi.
İşte bu motivasyon içerisinde, bütün fındıklı çikolatamı ısırarak ve fon müziğimize Arif Şentürk'ten Rodop Dağları Bre Pakize'm türküsünü atarak konumuza giriyorum. Hadi bakalım; ateş!

Bugün blogumuzda ziyaretçimiz, sevgili Oylum Yılmaz. Edebiyatla ilgilenenler bilir, gene de bilmeyen arkadaşlarımız ve kardeşlerimizin olabileceğini düşünerek Oylum Yılmaz'dan birazcık  bahsetmek istiyorum. (Doğum tarihine gerek var mı bilmiyorum ama hadi bakalım)
Oylum Yılmaz 1978, İstanbul doğumlu genç bir edebiyatçı. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi, Gazetecilik Bölümü mezunu yazarımız vakt-i zamanında Radikal Cumartesi ve Radikal İki'de çalıştı. Şöyle bir parantez açmamda fayda var. O dönemlerde Radikal'in bu ekleri gerçekten kültür sanat akıyordu. Bunda Oylum'un ne kadar etkisi var bilemiyorum; ama gerçekten başarılı eklerdi. Herneyse, sonrasında Referans, Birgün, Taraf gazetelerinin kültür / sanat sayfaları için kitap / edebiyat sayfaları ve edebiyat köşeleri hazırladı. (Oradaki çalışmalarını incelemedim.) Şu an Sabitfikir dergisinde edebiyat eleştirileri yazmakta. Takip ettiğim kadarıyla da eleştirileri oldukça başarılı bir yazarımız kendisi. Sabitfikir dergisinden de konuşmak isterdim; ama onu da başka bir zaman yaparız artık. Yoksa konumuz gitgide dağılacak.
Oylum'un ilk kitabı Cadı, Sel Yayıncılık'tan çıkmış. Yukarıda konuyu dağıtmayalım dedik ama "Sel Yayıncılık" hakkında da bir çift söz etmezsem çatlarım.
Sel Yayıncılık’ın yayınladığı Guillaume Apollinaire’in Genç Bir Don Juan’ın Maceraları adlı romanı hakkında, “müstehcenlik” suçlamasıyla dava açıldı. Hâlâ haberi olmayan arkadaşlarımız vardır belki. Dava beraatla sonuçlanmış olmasına rağmen bu kararı sevgili Yargıtay bozdu. Yargıtay, yayıncı ve çevirmen hakkında 6-10 yıl arasında hapis cezası istedi. Yerel mahkemenin kararının kanuna aykırı olduğunu ileri sürdü. Bu, Engizisyon değil de nedir? Hâlâ anlayabilmiş değilim. İnsanların düşünceleri, kurguladıkları dünya, ne zamana kadar yargıya takılacak çok merak ediyorum. Gazeteler, tecavüz haberleri, küçük çocukların istismarıyla dalgalanırken bir edebi esere bu kadar takılıp kalınması gerçekten şaşırtıcı. Umarım aynı hassasiyeti belirttiğim gibi, tecavüzler, çocuk istismarları ve küçük gelinler hakkında da gösterirler.
Herneyse efendim, konumuza dönebiliriz.
Evet, ne diyorduk. Oylum Yılmaz'ın Sel Yayıncılık'tan çıkan kitabı Cadı, 7 forma, yani 112 sayfa'dan oluşmakta.
Bu kitabı çok büyük bir heyecanla almıştım. Nedeni, mistik olaylara duyduğum meraktan kaynaklanıyordu. Cadılar, ruhanî varlıklar her zaman ilgimi çekmiştir. Kitabımızın kahramanı Ümran'ın, Büyükada'da geçen hayatını bizlerle paylaşan Oylum Yılmaz, Büyükada'nın o kasvetli ruhunu çok güzel anlatmış kanımca. Kasvetli diyorum; çünkü Büyükada, bende anlamını bilmediğim bir kasvet oluşturur her zaman. Oylum da, hissettiğim bu kasveti şiirsel diliyle öyle güzel anlatmış ki kitabı yarım bırakmak zorunda kaldım. Normalde bir kitabı terketmek hiçbir şekilde huyum değil; ama hikaye öylesine kasvetli ve durağandı ki bir yerden sonra pes ettim.
Evet, şiirsel dili oldukça ilgi çekici ve karakterlerin analizi gerçekten çok iyi; ama bunlar bana yetmedi. Eleştirilere baktım; 'acaba benim gibi düşünen var mıdır?' diye; ama eleştirilerde de negatif bir şey bulamadım. Nihayetinde kitabın kapağındaki o garip resmin gözlerine bakıp: "Kusura bakma, sorun sende değil, bende!" deyip ilerleyen zamanda tekrar görüşmek üzere rafıma koydum.
'O hâlde kitabı tavsiye etmiyorsun Temur!' diye sorarsanız 'Hayır!Tavsiye ediyorum' derim. Eğer, ruh analizlerinden ve durum hikayelerinden hoşlanıyorsanız 'Mutlaka Okuyun!' derim. Bunun yanında roman, hikaye konusuyla ilgilenip bir şeyler yazan arkadaşlar için tavsiye edeceğim bir kitap "Cadı". Gerçekten anlatım konusunda yeni yollar gösterecek bir kitap.
Oylum Yılmaz'dan özür dileyerek çekiliyorum huzurunuzdan. Böylesine övülen bir kitabı nasıl yarım bırakabildim hâlâ anlamış değilim. Başka bir zamanda tekrar elime alacağım ve umarım okuduktan sonra kocaman puntolarla bir "ÖZÜR" yazısı yazarım bu kitap hakkında.

Evet, Temur gider efendim.
Yıktıkperdeyi, eyledik viran
Varıp sahibine haber verelim hemân!

24 Eylül 2013 Salı

Kukla Ustası - Joanne Owen



Selamlar dostlar!
Uzunca bir süre gene ortalarda görünmüyordum; lâkin takip edemeyenlerim bilir sorumsuz ve her şeyi ihmâl eden bir yapıya sahibim. Kendimi değiştirmeyi çok denedim; ama (...) herneyse :)
Eveeeet, kitabımıza geçelim mi? Hadi geçelim!
Joanne Owen'in Kukla Ustası isimli romanıyla başbaşayız.
Kuklaların bende önemli bir yeri var.
Karagöz efsanesine yetişmiş, Susam Sokağı ve Muppet Show'la iyice kuklalarla samimiyeti ilerletmiştim. Kitap beni sanırım çocuk kalan yanımdan vurmuş, kitap için yapılan yorumlarla iyice heyecanlanmıştım.
Artemis Yayınları'ndan çıkan kitabımızın enteresan bir kapağı var. Bir tiyatro perdesinde akerdeon çalan bir kukla bize "Merhaba" diyor ve Kukla Ustası adının altında küçük bir cümle dikkati çekiyor: "Kuklalar güçtür, efsaneler gelecek"
Bana göre kapağın illüstrasyonu öylesine soğuktu ki etkilenmemem imkânsızdı. Soğuk şeyler hep ilgimi çeker, neden bilmiyorum..
Arka kapaktaysa kitapla ilgili övgü dolu sözlerle karşılaşıyoruz.
Üzüldüğüm nokta şu: Neden belirli isimlerin övgülerini bekleriz okumak için. 'Bookseller', 'Publish News' vs.. vs.. bunların yorumundan geçmeyen kitaplar güzel değil mi? İlla bu isimler mi lâzım bir kitabı okumak için. Ben isterdim ki arka kapaklarda bakkal Mehmet Abi'nin, yan komşu Sevgi Abla'nın yorumlarına yer verilsin. Dalga geçmiyorum ciddiyim! Belirli kalıplara sıkışıp kalmış eleştirmenlerle nereye kadar edebiyata devam edeceğiz? Bir kitap halkın okuması için yazılıyorsa, halkın yorumlarını dikkate almalı yazarlar ve yayınevleri (bana göre)!..
Bir gün arka kapağında dediğim şekilde bakkal Mehmet Abi'nin, komşu Sevgi Abla'nın yorumlarını görürsem daha bi' seveceğim o kitabı..
Herneyse efendim, konumuza dönelim.
Kitabı açar açmaz, kırmızı bir fonda Prag resmiyle selamlaşarak geçiyorsunuz diğer sayfaya ve iki yorumla daha karşılaşıyorsunuz.
Kitabın beğendiğim bir özelliği, kitap karakterlerinin en baştan tanıtılması. Milena, Bolena, Ludmila ve diğerleri tek tek tanıtılmış. Benim gibi kafası karışık okurlar için çok iyi düşünülmüş bence. Hikayemiz 12 Ocak 1898 yılında başlayıp 18 Ocak 1898 yılında sona eriyor.
Kahramanımız Milena, Çek halkının efsanevi kukla ustasının kızı. Babası şüpheli bir şekilde öldükten sonra annesi Ludmila esrarengiz bir biçimde ortadan kaybolan Milena, büyük annesi Bolena'yla beraber yaşamaya başlar. Günlerini arkadaşı Lukas'la ve zaman zaman teyzeleri Katerina ve Tereza ile geçirmektedir. Ta ki şehre gizemli bir kukla ustası gelene kadar. Kitabımızda kukla ustasının Milena'yı bilmediği bir hayata çekmek için yaptıklarını okuyacak, kuklalar dünyasına "şöylelemesine" bir göz atmış olacağız.
"Şöylelemesine" mi? Evet sevgili dostlar. Maalesef kitabımızın odak konusu olan kukla oyunu sahnesi beni bir türlü tatmin etmedi. Tamamen beklentilerimin dışında ve evet kabul ediyorum çok akıllıca; lâkin klâsik bir kukla gösterisiyle karşılaşmayı düşünen ben için bu sahnenin anlatımı bana biraz aceleye getirilmiş gibi geldi.
Genellikle ilk romanlarda gözüme çarpan şey, olay örgüsünün sonlarına doğru - ve hatta baz'an ortalarında - yazarın sıkılmasından mı, yoksa heyecanından mıdır nedir aceleye getirilmiş olması. Kitap, ne kadar güzel olursa olsun böyle bir anlatım karşısında yalnızca "güzelmiş" demekle yetiniyorum; oysa benim söylemek istediğim "Bu kitap mükemmel!" diyebilmek.
Herneyse, Kitabın zaman ve mekân kurgusu çok iyi çalışılmış. Yazarımızı bu konuda gerçekten tebrik etmek lâzım. Prag şehrinin pastel renklerinin içinde çizgi film tadında bir yolculuğa koyulduğumu hissettirdi bana. Bu tadı uzun zamandır almıyordum.
Milena'nın teyzeleri Katerina ve Tereza da doğaüstü yöntemler konusunda yaptıkları çalışmalarla ilgimi çeken karakterlerdendi. Okuyunca kimbilir belki sizin de ilginizi çeker ve çalışmalarında kullandıkları bitkileri siz de araştırmaya başlarsınız.
Son olarak kitabımızı Türkçe'ye kazandıran Beril Tüccarbaşıoğlu Uğur'a sonsuz teşekkürler.
Şunu da söylemeden edemeyeceğim. Kitabımızdan güzel bir sonuç çıkmakta aslında. Kitabı okuduğunuzda siz de fakedeceksiniz. Dünyada o kadar canlı kukla var ki, bu ipler kimlerin elinde? İnsanlar, neden kendilerine yön veren birilerine muhtaç? İplerimizi kendi ellerimize almaktan neden bu kadar korkuyoruz?
Kitabı okudukça kendinize bakalım kaç soru çıkaracaksınız.

Herneyse efendim..
Sizlere keyifli okumalar..

Temur gider.
Perde iner..

19 Temmuz 2013 Cuma

Cürüm Ayetleri - Erdinç Yapan


Selam, selam, selam sevgili dostlar..
Bu mevsimde ne kadar da güzel görünüyorsunuz! Yoksa burdan bakınca bana mı öyle görünüyor?
"Hayırdır Temur, bu ne coşku; bu ne pozitif elektrik?" demeyeceksiniz her zaman olduğu gibi. O nedenle cevap vermeme hakkımı kullanıyorum.

Eveeeet, fazla konuşmasam iyi olacak değil mi?
Tamam, tamam.. Hadi kitabımıza gidelim..

Kitabımızı Erdinç Yapan kaleme almış. Cürüm Ayetleri adını verdiği kitap Astrea Kitap'tan çıkmış. 192 sayfa.
İsmi, kapağı ve arka kapağındaki "Bu romanı yalnız okumayın!" uyarısı oldukça ilgimi çekti ve almış bulundum. Daha önce söylemiş olduğum gibi bir kitabın satışında en büyük etken bence kapaktır ve Astrea Kitap bu konuda ilgimi çekmeyi başardı. Korku ve gerilim romanlarını seven biriyim. Hele hele bu tür kitaplarda bir Türk imzası gördüğümde ilgimi çekme oranı daha da yükseliyor.
Nedeni basit. İçinde bulunduğumuz, büyütüldüğümüz gelenekler bir şekilde kitaba yansıyor ve bu yansıma benim oldukça hoşuma gidiyor. Üstelik korku temalarımız öylesine geniş ki ister istemez merakımı celbediyor.

Kitabımızın konusu bazı özel kişiler ya da bir başka bakış açısından bakarsak kurbanlar. Neden mi? Çünkü kurbanlar, duyu organları yoluyla karşısındaki kişilerin işledikleri cürümleri net bir şekilde görüp hissediyor ve bu his onlarda derin yaralar açıyor. Yaralar kurbanın dayanamayacağı noktaya geldiği zaman ise Malik isimli görevli, kurbana verilen görevi sona erdirip ızdırabını dindiriyor.

Kitabı okurken bu özelliklerin sadece engelli kişilere verildiğini düşünmüştüm; fakat ilerleyen sayfalarda bunun böyle olmadığını gördüm.

Başlangıçta kurbanlar arasında bir bağlantı kurulmaya çalışılmış; ama daha sonraki bölümlerde bundan vazgeçilmiş. Bu benim için büyük bir eksiklik. Çünkü bu vazgeçiş kitabı roman sürükleyiciliğinden çıkarmış. Yani anlayacağınız öyküleşmiş bir roman meydana gelmiş.
Yazarın kurduğu cümleler evet düzgün, sade; ama bir korku romanında ben dilin zenginliğine bakarım. Bir kitabı heyecanlı kılan hikayesi olduğu kadar dilidir. Yazarımızda maalesef bunu göremedim. Umarım diğer kitaplarında anlatımını genişleterek karşımıza çıkar.

Kitapta şöyle bir hatayla karşılaştım. Diğer okuyucular da bunun farkına varmıştır. Kitabın bir bölümünde kurşun döken bir nine bu hünerini torunuyla paylaşıyor. Ninemiz torununa kitabın 111. sayfasında kurşun dökme hünerini ninesinden devraldığını söylüyor. Fazla değil 119. sayfaya geldiğindeyse kurşun dökme hünerini bu defa annesinden öğrendiğini söylüyor. Anlayacağınız ya küçük (!) bir dikkatsizlik söz konusu ya da ninemiz yaşlı olduğundan bazı şeyleri karıştırıyor. Bir kitaptan yazar kadar editörler de sorumludur. Eğer bu dikkatsizlik yazarın gözünden kaçtıysa editörün nasıl gözünden kaçmış anlamadım. Bunun yanında basit dizgi hataları da gözüme çok takıldı. Astrea Kitap'ın bu gibi şeylere dikkat etmesi gerekir.

Kitapta yalnızken okumamam gereken bölümleri bir hâyli aradım; ama maalesef bulamadım. Korku, gerilim ögeleri yeterli değildi. Görmek ve anlatmak tamamıyla farklı şeylerdir. Yazar imgeleri gördüğünde ürperir ama okuyucuyu gördükleriyle değil anlatımıyla ürpertmelidir.

Evet özetleyecek olursam Cürüm Ayetleri aradığım tadı bana veremedi maalesef. Yine de bu benim kişisel düşüncem. Belki siz beğenirsiniz..

Herneyse efendim..
Söyleyeceklerim bu kadar..
Perdeyi kapatma zamanı geldi de geçiyor bile..

Hadi bakalım;
Temur gider,
Perde iner...